Yazar: Arabaciogluhukuk

T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ

2019/5471 E. 

2019/10231 K.

18.12.2019 T.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :SULH HUKUK MAHKEMESİ

Taraflar arasındaki tazminat davasının mahkemece yapılan yargılama sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

YARGITAY KARARI

Davacı, davalı ile aralarında 01/04/2010 başlangıç tarihli bir yıl süreli kira sözleşmesi bulunduğunu, davalının taşınmazı çalışma amacına uygun şekilde tadil ederek kullandığını, 22/08/2011 tarihli ihtarname ile kiralananı 30/10/2011 tarihinde tahliye edeceğini bildirerek taşınmazı 04/11/2011 tarihinde tahliye ettiğini, 03/11/2011 tarihinde yapılan delil tespitinde tahliye sırasında kiralanana 10.000.-TL tutarında hasar verildiğinin tespit edildiğini, taşınmaza verilen bu zararın tazminine ve alacağa tespit tarihinden itibaren yasal faiz uygulanmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı, binanın eski halde olduğunu, ihtiyaca binaen davacının da onayı alınarak tadilat yapıldığını, binanın eski halinden daha iyi duruma getirildiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.
Mahkemece davanın kabulüne dair verilen hükmün davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairemizin 18/09/2017 tarih, 2017/2185 Esas – 2017/12114 Karar sayılı ilamı ile “….Davacı tarafından Ordu 1. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2011/90 D.İş sayılı tespit dosyasında, kurum tarafından kullanılan katlarda meydana gelen hasarın tespit tarihi itibariyle piyasa değeri 10.000.-TL olarak belirlenmiştir. Davalı, tespit bilirkişi raporuna itiraz etmiştir. İtiraza uğrayan delil tespiti bilirkişi raporunun hükme esas alınması doğru değildir. Tespit raporunda hor kullanım, olağan kullanım ayrımının her bir kalem hasar için ayrı ayrı yapılmadığı, rayiç birim fiyatlarının tahliye tarihi itibariyle esas alınmadığı ve kullanım süresiyle orantılı yıpranma payının düşülmediği sabittir. Bu nedenle kira sözleşmesinde kiralananın boyalı- badanalı teslim alındığına ilişkin bir şart bulunmadığı hususu da dikkate alınarak mahkemece yukarıda izah edilen hususları da içeren denetime elverişli bilirkişi raporu alınarak sonucuna göre alacağa hükmedilmesi gerektiği …” gerekçeleri ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Bozmaya uyularak yapılan yargılama neticesinde; Mahkemece davanın kısmen kabulü ile 8.090,97TL alacağın tahliye tarihi olan 30/10/2011 itibariyle yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalının sair temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davalının sair temyiz itirazlarının incelenmesinde;
6098 sayılı TBK.’nın 316/1. maddesi (BK.’nın 256.maddesi) hükmü uyarınca, kiracı, kiralananı özenle kullanmak ve aynı kanunun 334. maddesi (BK.’nın 266.maddesi) gereğince sözleşme sonunda aldığı hali ile kiralayana teslim etmekle yükümlüdür. Kiracının bu yükümlülüğünün ihlali halinde kiraya veren, bu yüzden uğradığı zarar için giderim isteminde bulunabilir. Ancak, kiracı, sözleşmeye uygun olağan kullanım dolayısıyla oluşan eskime ve bozulmalardan sorumlu olmayıp, münhasıran kötü kullanım nedeniyle oluşan zarar ve hasarlardan sorumludur.

Somut olayda; Taraflar arasında 01/04/2010 başlangıç tarihli bir yıl süreli kira sözleşmesine ilişkin, uyuşmazlık bulunmamaktadır. Mahkemece, bozma ilamı doğrultusunda bilirkişi heyetinden 12/06/2018 tarihli rapor alınmış, bu rapora yapılan itirazlar neticesinde ise hükme dayanak yapılan 13/09/2018 tarihli ek rapor alınmak suretiyle bu rapora göre hüküm tesisi yoluna gidilmiştir. Bahsi geçen raporda; olağan kullanıma bağlı yıpranma ve eskime bedeli yıpranma payı düşülmek suretiyle 4.627,58TL olduğu belirlenmiş, bu kalem de dahil hasar ve zarara ilişkin toplam bedel 8.090,97TL olarak hesaplanmış ve Mahkemece de bu miktar tazminat hüküm altına alınmıştır.

Mahkemece, olağan kullanıma dayalı boya badana imalatına ilişkin davacı talebi yönünden de davanın kabulüne karar verilmiş ise de, davaya dayanak kira sözleşmesinde kiralananın tahliye sırasında boya ve badanasının yenileneceğine dair bir düzenleme bulunmadığına göre boya badana masrafının olağan kullanımdan kaynaklandığı, hor kullanma sonucu oluşmadığı gözetilerek, boya ve badana masrafına yönelik talebin reddi gerekirken, yazılı şekilde olağan kullanıma dayalı zarar miktarı da eklenmek suretiyle hesaplanan bilirkişi raporuna itibar edilerek alacağa hükmedilmesi doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davalının sair temyiz itirazlarının reddine, ikinci bentte açıklanan nedenlerle hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18/12/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. 

T.C.YARGITAY 21.HUKUK DAİRESİ

2018/920 E. 

2019/886 K.

12.02.2019 T.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ:İş Mahkemesi

TÜRK MİLLETİ ADINA

Davacı, iş kazası sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.Mahkeme bozmaya uyarak ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar verildi.

K A R A R
Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenler ile temyiz kapsam ve nedenlerine göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine, Dava, 11/01/2012 tarihli zararlandırıcı sigorta olayı sonucu sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Dosya kapsamından davacının iş kazası sonucu % 0 oranında sürekli iş göremezliğinin bulunduğu ve iş kazasının meydana gelişinde davacı sigortalının % 20, davalı işverenlerin % 80 oranında kusurlu oldukları anlaşılmaktadır. Mahkemece, davacının maluliyetinin bulunmaması nedeniyle maddi ve manevi tazminat isteminin reddine karar verilmiştir.

1-İş kazalarından kaynaklanan tazminat davaları nitelikçe Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararın giderilmesi istemine ilişkindir.
Dosya kapsamından, mahkemece, davacı sigortalının dava konusu iş kazası nedeniyle bir süre çalışamadığı, davacının istirahatli kaldığı bu süreler bakımından ücret kaybının doğduğu hususu göz ardı edilerek neticeye varıldığı anlaşılmaktadır.
Sigortalıya, iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle geçici iş göremez durumda bulunduğu sürece, Kurum tarafından 5510 sayılı Yasanın 18. maddesi uyarınca geçici iş göremezlik ödeneği ödenir. Bu ödenek iş kazalarında olay, meslek hastalığında da tedavinin başladığı tarihten itibaren çalışmaz durumda kaldığı (raporlu olduğu) sürece ödenir. Geçici iş göremezlik devresinde sigortalının çalışamadığı dönemde yoksun kaldığı gelir de iş kazası sonucu oluşan maddi zarar kapsamındadır. Raporlu olunan dönemde çalışamayan sigortalının bu dönemde yoksun kaldığı ücreti kadar bir zararının oluşacağı ve bu zararın da maddi zarar içerisinde kabul edilmesi gerektiği açıktır. Sigortalının zararlandırıcı olay nedeni ile tedavisinin devam ettiği ve çalışamadığı sürelerdeki maddi zararı bu dönemde % 100 iş gücü kaybına uğradığı kabulüne göre yapılmalıdır. Bilirkişi aracılığıyla maddi zararı tespit edilip SGK’ca sigortalıya ödenmesi gereken geçici iş göremezlik ödeneği var ise bunun rücuya tabi kısmının hesaplanan maddi zarardan düşülmesi ile elde edilecek sonuç kazalının geçici iş göremezlik dönemi de denilen istirahatli dönemdeki karşılanmamış zararını ortaya koyacaktır. Hal böyle olunca da Mahkemece sürekli iş göremezlik oranı %”0″ olan davacının istirahatli (raporlu) kaldığı dönem bakımından yoksun kaldığı ücret kaybının hesaplanmadan yazılı gerekçe ile maddi tazminat isteminin reddine karar verilmesi usul ve yasaya doğru olmamıştır. Yapılacak iş; davacının raporlu olduğu dönemde %100 oranında malul kaldığını değerlendirerek, bu dönemde çalışamaması nedeniyle yoksun kaldığı ücreti kadar bir zararının olduğunun kabulüne göre maddi zararını bilirkişiye hesaplattırmak ve tüm delilleri bir arada değerlendirip sonucuna göre karar vermekten ibarettir.

2-Öte yandan, gerek mülga B.K’nun 47 ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı T.B.K’nun 56. maddesinde hakimin bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi zarar adı ile ödenmesine karar verebileceği öngörülmüştür. Hakimin olayın özelliklerini göz önünde tutarak manevi zarar adı ile zarar görene verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 26.06.1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hakim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.Hakimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları tarafların sosyal ve ekonomik durumları paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu olayın ağırlığı davacının sürekli iş göremezlik oranı, işçinin yaşı, olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, hükmedilecek tutarın manevi tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda olması gerektiği de söz götürmez.Bu açıklamalar doğrultusunda somut olayda, % 0 oranında sürekli iş göremezliğe uğrayan davacının sürekli iş göremez duruma gelmese dahi, üzüntü ve elem duyacağı, ruh bütünlüğünün ihlali, sinir bozukluğunun da bedensel zarar kavramına dahil bulunduğu gözetilerek, tedavi gördüğü süre dikkate alınarak uygun bir miktar manevi tazminata karar verilmesi gerekirken, mahkemece manevi tazminat isteminin reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. SONUÇ:Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 12/02/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

T.C. YARGITAY 4. CEZA DAİRESİ

2021/33116 E. 

2022/20539 K.

24.10.2022 T.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :Ceza Dairesi
SUÇ : Göçmen kaçakçılığı

KARAR
Bölge Adliye Mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle; temyiz edenin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ile temyiz sebebine göre, dosya görüşüldü:

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından, CMK’nın 288 ve 294. maddeleri kapsamında Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Savcısının belirttiği hukuka aykırılık nedenleri ile CMK’nın 289. maddesinde sayılan kesin hukuka aykırılık halleri de gözetilerek yapılan değerlendirmede, başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak;
Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 09/06/2020 tarih, 2018/116 esas 2020/279 sayılı kararı uyarınca, yasal olmayan yollardan Türkiye’ye giren, ikamet ya da çalışma izni olmayan, başka bir ülkeye gitme amacı bulunmayan ve ülkemizde sürekli olarak kalmak istediği anlaşılan Afganistan uyruklu göçmeni, kaçak olduklarını bildiği hâlde istihdam etmek ve bu şahsın ülke içerisinde bir yerden başka bir yere gitmelerine aracı olmak suretiyle göçmenlerin yasal olmayan yollardan ülkede kalmalarına imkân sağlaması, kayıt dışı olarak çalıştırdığı göçmen yönüyle sigorta ve vergi masrafları yükümlülüğünün bulunmaması, haksız bir şekilde işlerine son vermesi hâlinde kaçak işçilerin sınır dışı edilme korkusuyla haklarını arayamayacak olmaları ve bu sayede tazminat ödeme gibi yükümlülüklerden kurtulması gibi avantajlar sayesinde doğrudan ve dolaylı olarak menfaat elde ettiğinden, TCK’nın 79. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamındaki göçmen kaçakçılığı suçunun tüm unsurlarıyla oluştuğu, sanığın bu eylemi aynı zamanda çalışma izni bulunmayan yabancıyı çalıştırma kabahatine de uymakta ise de Kabahatler Kanunu’nun 15/3. maddesi uyarınca yalnızca TCK’nın 79/1-a maddesi uyarınca cezalandırılması gerektiği gözetilmeden, yetersiz gerekçeyle beraat kararı verilmesi,

Kanuna aykırı ve Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Savcısının temyiz nedenleri yerinde görülmekle, tebliğnameye aykırı olarak HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayıp sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın 7165 sayılı Kanun’un 8. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK’nın 304/2. maddesi gereğince … Bölge Adliye Mahkemesi 8. Ceza Dairesi’ne GÖNDERİLMESİNE, 24/10/2022 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY
Sayın çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık, sanığın eyleminin göçmen kaçakçılığı suçunu oluşturup oluşturmadığı noktasındadır. TCK’nın 79. maddesinde düzenlenen göçmen kaçakçılığı suçunun fiili unsuru, bir yabancıyı ülkeye sokma veya ülkede kalmasına imkan sağlama ile Türk vatandaşı veya yabancının yurt dışına çıkmasına imkan sağlama seçimlik hareketlerden oluşmaktadır.

Somut olayda sanık Türkiye’ye yasa dışı yollardan giriş yapmış olan Afganistan uyruklu … isimli kişiyi yanında 13 gün çoban olarak çalıştırdığını, daha sonra eylemin suç olabileceğini düşünerek işine son verdiğini beyan etmiştir.

Afganistan uyruklu … ise alınan beyanında; Türkiye’ye yasa dışı yollardan giriş yaptığını, sanığın yanında 13 gün çalıştığını daha sonra sanığın işine son verdiğini beyan etmiştir. Afganistanda yaşanan iç karışıklıklar ve ekonomik zorluklar nedeniyle bir çok Afganistan vatandaşı ülkemize yasa dışı yollardan giriş yaparak genellikle köylerde çobanlık yaparak geçimlerini sağlamaktadırlar. Köyde yaşayan ve çiftçilik işi ile geçimini sağlayan sanığın Afganistan uyruklu şahsın ülkeye girme eylemine herhangi bir iştirakı bulunmamaktadır. Ülkemize ne şekilde giriş yaptığını ve oturma veya çalışma izni olup olmadığını bilmeden yanında çalıştırmaya başlamıştır. Afganistan uyruklu şahsın çalıştırılmasının yasak olduğunu öğrenince de işine son verdiğini beyan etmiştir. Ayrıca sanığın Afganistan uyruklu şahsı 13 gün yanında çalıştırması nedeniyle ne şekilde maddi menfaat sağladığına yönelik olarak yerel mahkemece herhangi bir araştırma yapılmamış, bu husus yeterince açıklanıp tartışılmadan maddi menfaatin olduğu kabul edilerek mahkumiyet hükmü kurulmuştur.
Afganistan uyruklu kişilerin ülkemizde yaygın olarak köylerde çobanlık yapmaları, sanığın köyde yaşayan ve çifçilik işi ile uğraşan bir kişi olması, yanında çalıştırdığı Afganistan uyruklu kişinin yurda ne şekilde girdiğini, çalışma veya oturma izni olup olmadığını bilmediğini, yurda kaçak olarak girdiğini öğrenince de işine son verdiğini beyan etmesi, dosyada savunmasının aksine herhangi bir delil bulunmaması, olay nedeniyle ne şekilde maddi menfaat sağladığı yönünde herhangi bir araştırma yapılmamış olması, suçun manevi unsur ve maddi menfaat unsurları yönüyle oluşmaması nedeniyle;

… Bölge Adliye Mahkemesi 8. Ceza Dairesinin beraat kararının onanması düşüncesiyle; kararın bozulması yönündeki sayın çoğunluk görüşüne iştirak etmiyoruz. 

T.C. YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ

2014/6511 E. 

2014/20124 K.

17.09.2014 T.

“İçtihat Metni”

Tebliğname No : 8 – 2013/217169
MAHKEMESİ : İstanbul 45. Asliye Ceza Mahkemesi
TARİHİ : 12/06/2012
NUMARASI : 2011/1075 (E) ve 2012/746 (K)
SUÇ : Hakkı olmayan yere tecavüz

Gereği görüşülüp düşünüldü:

Sanıkların, katılanın kiracı olarak oturduğu taşınmazın kapı ve kilitlerini, kirayı alamadıklarından bahisle değiştirmek suretiyle kiracı olan şikayetçinin faydalan- masına engel oldukları anlaşılmakla; sanıklara atılı hakkı olmayan yere tecavüz suçunun sübut bulduğu gözetilmeden, mahkumiyetleri yerine yazılı gerekçe ile beraatlerine karar verilmesi,

Yasaya aykırı, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 321. maddesi gereğince (BOZULMASINA), 17.09.2014 gününde oybirliğiyle karar erildi. 

T. C. YARGITAY 18. CEZA DAİRESİ

2015/10377 E. 

2015/12777 K.

07.12.2015 T.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :Sulh Ceza Mahkemesi

SUÇ : Hakaret

HÜKÜMLER : Beraat, mahkumiyet

Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvuruların süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:
Temyiz isteklerinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede,
Katılanlar hakkındaki hakaret içeren sözlerin, sanığın kendi twitter hesabından atılması ve hayatın olağan akışına uygun düşmeyen sanık savunması karşısında, tebliğnamedeki düşünceye iştirak edilmemiştir.


1- Sanık …’e yükletilen hakaret eylemiyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemin sanık tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı,
Eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu,
Hakaret eyleminin, dönemin Adana Valisi olan katılan …’un görevinden dolayı gerçekleştirildiği anlaşılmasına rağmen, TCK’nın 125/3-a maddesine göre uygulama yapılması gerektiği düşünülmemiş ise de, karşı temyiz bulunmadığından bozma yapılamayacağı,
Anlaşıldığından, sanık … müdafiinin ileri sürdüğü nedenler ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görülmemiş olmakla, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA,


2- Sanık … hakkında kurulan hükmün temyizine gelince;
Başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak;

Sanığın, twitter adlı sosyal paylaşım sitesinde diğer sanık tarafından paylaşılan tweeti retweetlediğinin, kendi ikrarı ile de sabit olması karşısında, kamu görevlisine görevinden dolayı zincirleme şekilde hakaret suçunun unsurları itibariyle oluştuğu gözetilmeden, sanığın mahkumiyeti yerine beraat kararı verilmesi,

Kanuna aykırı, katılanlar … ve … vekilinin temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden, HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 07/12/2015 tarihinde oy birliğiyle karar verildi. 

T.C. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi

2014/23837 E.

2015/9349 K.

06.05.2015 T.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi

DAVA TÜRÜ : Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm, davacı kadın tarafından temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Delil yetersizliğinden verilen beraat kararı hukuk hakimini bağlamaz. Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden davalı erkeğin davacı kadına fiziksel şiddet uyguladığı anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya (TMK md. 166/1) karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.

SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 06.05.2015 

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

2019/633 E. 

2022/1293 K.

18.10.2022 T

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : Aile Mahkemesi

1. Taraflar arasındaki “karşılıklı boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Aile Mahkemesince verilen asıl ve karşı davanın kabulüne ilişkin karar, davacı-karşı davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

2. Direnme kararı davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı-Karşı Davalı İstemi:
4. Davacı-karşı davalı vekili 27.06.2014 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 07.02.1999 tarihinde görücü usulü ile evlendiklerini, ortak iki çocuklarının bulunduğunu, eşlerin davalının ailesine ait iki katlı müstakil evin üst katında ikamet ettiklerini, davalının evliliğin başından beri aşırı kıskanç davranışlar sergilediğini, fiziksel ve psikolojik şiddet uyguladığını, hakaret ve küfür ettiğini, ailesi ile görüşmesine müsaade etmediğini, müvekkilini öldürmekle tehdit ettiğini, davalıya şizofreni ön tanısı konulduğunu, hastalığının da etkisiyle eşinin kendisini aldattığı düşüncesine kapıldığını, bu düşünce nedeniyle davacıya yönelik kötü davranışlarını artırdığını, müvekkilinin yaşadıklarına daha fazla dayanamayarak çocuklarını dahi yanına alamadan ortak konutu terk etmek zorunda kaldığını ileri sürerek tarafların boşanmasına, velâyetlerin anneye verilmesine, ortak çocuklardan … yararına aylık 500TL, … yararına 300TL tedbir-iştirak, müvekkili yararına 1.500TL tedbir-yoksulluk nafakası ile 30.000TL maddi, 30.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı-Karşı Davacı İstemi:
5. Davalı-karşı davacı vekili 18.07.2014 tarihli cevap ve karşı dava dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, eşlerin akraba olduklarını, çocukluktan beri birbirlerini tanıdıklarını, davalının eşine hiçbir zaman karışmadığını, herhangi bir saygısızlıkta bulunmadığını, davacının istediği gibi yaşadığını, müvekkilinin karıncayı bile incitmeyen bir kişi olduğunu, davacının iddialarının hayal ürünü olduğunu, psikolojik şiddet gören tarafın müvekkili olduğunu, bu nedenle şizofreni değil psikolojik tedavi gördüğünü, davacının birlik görevlerini yerine getirmediğini, çocukları ile ilgilenmediğini, sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığını, iki yıldır eşi ile birlikte yatmadığını, bunun yerine çocukların odasında kaldığını ve odada bulunan bilgisayar başında vaktini geçirdiğini ileri sürerek asıl davanın reddine, karşı davalarının kabulü ile tarafların boşanmalarına, çocukların velâyetlerinin babaya verilmesine ayrıca müvekkili yararına 50.000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkeme Kararı:
6. … Aile Mahkemesinin 02.02.2016 tarihli ve 2014/392 E., 2016/45 K. sayılı kararı ile; tarafların 07.02.1999 tarihinde evlendikleri, ortak iki çocuklarının bulunduğu, kadın eşe ait olduğu belirlenen telefon hattına ait HTS dökümlerine göre davacının farklı numaralarla hayatın olağan akışına aykırı şekilde görüştüğü ve SMS gönderdiği, eşini ve çocuklarını ihmâl ettiği, ortak çocukların ifadesine göre annelerini evdeki bilgisayardan görüntülü konuşurken gördükleri, bunun üzerine şüphelenerek annelerini takip ettikleri, bilgisayarda gördükleri erkekle annelerini uygunsuz hâlde yakaladıkları, davacının gerçekleştirdiği uzun süreli yürüyüşler nedeniyle eşler arasında tartışma çıktığı ve birbirlerine karşılıklı olarak hakaret ettikleri, bunun üzerine erkeğin eşini darp ettiği, hâl böyle olunca boşanmaya sebep olan olaylarda sadakatsiz davranan, eşini ve çocuklarını ihmâl eden ve eşine hakaret eden kadının ağır, eşine fiziksel şiddet uygulayan ve hakaret eden erkeğin ise az kusurlu olduğu gerekçesiyle her iki davanın da kabulüne, tarafların boşanmalarına, velâyetlerin babaya verilmesine, davalı-karşı davacı erkek eş yararına 7.500TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmiştir.

Özel Daire Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içerisinde davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
8. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 14.03.2018 tarihli ve 2016/12920 E., 2018/3279 K. sayılı kararı ile;
“…1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davacı-karşı davalı kadının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Mahkemece, evlilik birliğinin sarsılmasında davacı-karşı davalı kadının ağır kusurlu olduğu kabul edilerek, tarafların boşanmalarına karar verilmiş ise de; yapılan yargılama ve toplanan delillerden tarafların mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen kusurlu davranışları yanında davalı-karşı davacı erkeğin eşine birden fazla kez fiziksel şiddet uyguladığı anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu duruma göre, boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Bu husus gözetilmeden davacı-karşı davalı kadının ağır kusurlu olduğunun kabulü ve bu yanılgılı kusur belirlemesine bağlı olarak davalı-karşı davacı erkek lehine manevi tazminata (TMK m.174/2) hükmedilmesi doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.
3-Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda taraflar eşit kusurlu olup, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz. (TMK m.175) Toplanan delillerle, boşanmaya sebep olan olaylarda davacı-karşı davalı kadının daha ağır kusurlu olmadığı, her hangi bir geliri ve malvarlığının bulunmadığı, boşanma yüzünden yoksulluğa düşeceği gerçekleşmiştir. O halde, davacı-karşı davalı kadın yararına geçimi için uygun miktarda yoksulluk nafakası takdiri gerekirken isteğin reddi doğru görülmemiştir,…” gerekçesiyle karar, 2. ve 3. bentte açıklanan nedenler yönünden bozulmuş, diğer yönlerden ise onanmıştır.

Direnme Kararı:
9. … Aile Mahkemesinin 18.09.2018 tarihli ve 2018/346 E., 2018/600 K. sayılı kararı ile önceki kararda yer alan gerekçe ile direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı yasal süresi içinde davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanmaya sebep olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olup olmadıkları, buradan varılacak sonuca göre erkek eş yararına TMK’nın 174/2. maddesinde yazılı manevi tazminat ve kadın eş yararına ise TMK’nın 175. maddesinde yazılı yoksulluk nafakası koşullarının oluşup oluşmadığı noktalarında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir.
13. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin 1 ve 2. fıkraları;
“Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” hükmünü taşımaktadır.
14. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü, somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş olması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime çok geniş takdir hakkı tanımıştır. Bu bağlamda evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle boşanma davası açan davacının, davasının kabul edilerek, boşanma kararı elde edebilmesi için iki koşulun gerçekleştiğini kanıtlamış olması gerekir. Bunlardan ilkinde davacı; kendisinden, evlilik birliğinin devamı için gereken “ortak hayatın sürdürülmesi” olgusunun artık beklenmeyecek derecede birliğin temelinden sarsıldığını, ikinci olarak “temelden sarsılmanın” karşı tarafın kusurlu davranışları sonucu gerçekleştiğini ispatlamak zorundadır.
15. Yargıtay kararlarında boşanma davalarında temyiz incelemesi aşamasının daha sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla; her bir davada verilecek olan boşanma kararı, fer’ileri ve boşanmanın malî sonuçları yönünden yapılacak denetlemeye uygun şekilde, tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleşen kusurlu davranışları belirtildikten sonra eşlerin kusur durumlarının “kusursuz, az kusurlu, eşit kusurlu, ağır kusurlu veya tam kusurlu eş” şeklinde belirlenmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Yine Yargıtay, 03.07.1978 tarihli, 5/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla da “kimin daha fazla kusurlu olduğunu tayin hususunda önceden bir ölçü konulamayacağına ve bu hususta bir içtihadı birleştirmeye gidilemeyeceğine” karar vererek her bir boşanma davasında tarafların boşanmaya esas teşkil eden kusur durumlarının kendine özgü ve o evliliğe münhasır olduğunu kabul etmiştir.
16. Diğer yandan, boşanma, bozucu yenilik doğuran bir karar niteliğinde olup, boşanma kararının kesinleşmesiyle evlilik birliği sona erer. Boşanmanın eşler bakımından kişisel ve malî olmak üzere bir takım sonuçlarının bulunduğu kuşkusuzdur. Maddi ve manevi tazminat talepleri de boşanmanın eşlerle ilgili malî sonuçlarındandır.
17. Türk Medeni Kanunu’nun “Maddi ve manevi tazminat” başlıklı 174/2. maddesinde “Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir” hükmü düzenleme altına alınmıştır.
18. Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesinde düzenlenen manevi tazminata boşanmaya sebep olan olayın, kişilik haklarına saldırı teşkil etmesi hâlinde hükmedilir (Türk Hukuk Lugatı, Ankara-2021 Baskı, Cilt-I, s. 763). Manevi zarar ise, insan ruhunda kişinin iradesi dışında meydana gelen acı, ızdırap ve elem olarak ifade edilmektedir. Manevi tazminat da, bozulan manevi dengenin yerine gelmesi için kabul edilen bir telafi şeklidir. Hukuka aykırı ve kusurlu bir davranış sonucu hakkı ihlâl edilenin zararının giderilmesi, menfaatinin denkleştirilmesi hukukun temel ilkesidir. Ancak TMK’nın 174/2. maddesi genel tazminat esaslarından ayrılmış, aile hukukunda getirilmiş, kendine özgü bir haksız fiil düzenlemesidir. Eşler arasındaki ilişkinin özelliği itibariyle burada manevi zararı tam olarak belirlemek zordur. Manevi tazminat miktarı, maddi olarak kesin bir miktar değildir. Manevi tazminat talep eden eşin ruhen uğramış olduğu çöküntü ile psikolojik olarak yaşamış olduğu sıkıntılara karşılık olarak onu rahatlatacak olan bir bedeldir. Bu özelliği nedeniyledir ki; yasa, menfaati zedelenen ve kişilik hakları ihlâl edilen eşe “uygun bir tazminat” verileceğini belirtmektedir. O hâlde hâkim; manevi tazminatın miktarını belirlerken, kişilik haklarına yapılan saldırının niteliği ile tarafların ekonomik ve sosyal durumları dikkate alınarak takdir hakkını kullanmalıdır.
19. Türk Medeni Kanunu’nun “Yoksulluk nafakası” başlıklı 175. maddesi ile “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz” hükmü düzenleme altına alınmıştır. Maddede geçen “yoksulluğa düşecek” kavramından ne anlaşılması gerektiği konusunda yasal bir tanımlama olmaması karşısında bu husus uygulamada kurallara bağlanmıştır. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1998 tarihli ve 1998/2-656 E., 1998/688 K.; 16.05.2007 tarihli ve 2007/2-275 E., 2007/275 K.; 20.06.2019 tarihli ve 2017/2-2424 E., 2019/751 K. sayılı kararlarında; “yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim” gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanların “yoksul” kabul edilmesi gerektiği benimsenmiştir. Başka bir ifadeyle, geçimini kendi malî kaynakları ve çalışma gücüyle sağlama imkânından yoksun olan taraf diğer koşulları da varsa yoksulluk nafakası talep edebilecektir.
20. Yapılan açıklamalar ışığında somut olaya gelince; tarafların 07.02.1999 tarihinde evlendikleri, 18.04.2001 doğumlu … ile 29.07.2003 doğumlu … isminde ortak iki çocuklarının bulunduğu, her iki çocuğun da birbirleri ile uyumlu beyanlarına göre çocukların 12.00 ile 18.00 arasında okula gittikleri, kadının sürekli olarak sabah 06.30’dan öğlen 11.30’a kadar dışarıda yürüyüş yaptığı, akşam çocuklar eve gelmeden yeniden çıktığı ve akşam 21.30 civarında eve döndüğü, dolayısıyla evde kahvaltı ve akşam yemeği bulunmadığı, çocuklar annelerine nerede olduğunu sorduklarında “spor yapmaya ihtiyacı olduğunu” beyan ettiği, bu görevleri çoğunlukla babanın yerine getirdiği, bazı zamanlarda çocukların evde yemek bulunmaması nedeniyle dışarıda yemek zorunda kaldıkları, evde yemek hazırlanmaması nedeniyle babaları annelerine tepki gösterdiğinde kadının eşine ağza alınmayacak küfürler ettiği, bunun dışında babalarının anneleriyle birlikte yatmak istemesine rağmen kadının iki yıldır eşiyle aynı odada yatmadığı, “belim ağrıyor” diyerek …’ın yatağında yatmak istediği, bunun sonucunda …’ın salonda uyumaya başladığı, bir gece annesini odada bulunan bilgisayardan bir erkekle samimi şekilde görüntülü konuştuğunu gördüğü, annesine “bu kim diye sorduğunda” annesinin cevap vermediği, çocukların duyduğu şüphe nedeniyle annelerini takip etmeye başladıkları, bilgisayarda gördüğü erkek şahısla annelerini parkta uygunsuz hâlde gördükleri, sonrasında …’ın bir hafta sonra annesini yeniden takip ettiği, bu kez annesi ile adamı öpüşürken gördüğü, çocukların gördükleri bu olayı “üzüleceği düşüncesiyle” babalarına anlatmadıkları, bu olanların yanında …’in annelerini parkta yakaladıkları ilk olayın akabinde “annesinin evin anahtarını o adama verdiğini, onda unutması nedeniyle çantasında anahtarı bulamadığını, telefon ile parkta beraber olduğu erkek şahsı aradığını, …’e yoldan dümdüz yürüyüp karşılaştığın erkek şahıstan anahtarı almasını söylediğini, bankta annesiyle birlikte oturduğu adamın evlerinin anahtarını kendisine verdiğini” beyan ettiği anlaşılmaktadır.
21. Mahkeme ve Özel Daire arasında uyuşmazlık bulunmayan ve boşanmaya sebep olan olaylarda kadının eşine hakaret ettiği, sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığı, eşini ve çocuklarını ihmâl ettiği, buna karşılık erkeğinde eşine hakaret ettiği ve fiziksel şiddet uyguladığı ispatlanmış olup, gerçekleşen bu olaylarda eşlerden hangisinin ağır kusurlu olduğu noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır.
22. Yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı şekilde tanık beyanlarının yanında dosyada mevcut kadın eşin kullanmakta olduğu hatta ait HTS kayıtlarına göre davacının farklı numaralarla ve özellikle … isimli şahsa ait olan telefon ile hayatın olağan akışına aykırı şekilde görüşmeler gerçekleştirdiği, karşılıklı mesajlaşmaların olduğu dikkate alındığında evlilik birliği içerisinde sadakat yükümlülüğünü ihlâl eden ve yaşanan olaylardan sonra çocuklarını da bırakarak evden ayrılan kadının ağır kusurlu olduğunun kabulü gerekir.
23. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece taraflardan kadın eşin ağır kusurlu olduğu kabul edilerek verilen direnme kararı yerindedir.
24. Ne var ki, erkek eş yararına hükmedilen manevi tazminatın miktarına yönelik temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, bu yöne ilişkin temyiz itirazları incelenmek üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

IV. SONUÇ:
Açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerle;
Direnme uygun bulunduğundan, davacı-karşı davalı vekilinin manevi tazminatın miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
Ancak karar düzeltme yolunun açık olması sebebiyle öncelikle mahkemesince Hukuk Genel Kurulu kararının taraflara tebliği ile karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise mahkemesince doğrudan YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.10.2022 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ

2017/5985 E. 

2019/1767 K.

27.02.2019 T.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi

DAVA TÜRÜ :Karşılıklı Boşanma

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davacı-karşı davalı kadın tarafından kusur belirlemesi, reddedilen maddi ve manevi tazminat istekleri yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 11.02.2019 günü temyiz eden davacı-davalı … Türkoğlu vekili Av. … geldi. Karşı taraf davalı-davacı … ve vekili gelmedi. Gelenin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Karşılıklı boşanma davalarının ( TMK m. 166/1) yapılan yargılaması sonunda, ilk derece mahkemesince davalı-karşı davacı erkeğin ağır kusurlu olduğu gerekçesiyle her iki dava kabul edilerek tarafların Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına, velayetin anneye verilmesine, ortak çocuk lehine 300,00 TL tedbir ve 400,00 TL iştirak nafakasına, kadının yoksulluk nafakası talebinin reddine, kadın lehine 20.000,00 TL maddi tazminat, 10.000,00 TL manevi tazminata, davalı-karşı davacı erkeğin maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine karar verilmiş, verilen iş bu karara karşı davacı-karşı davalı kadın tarafından tazminatların ve ortak çocuk lehine hükmedilen nafakanın miktarı yönünden, davalı-karşı davacı erkek tarafından ise kusur belirlemesi, kadın lehine hükmedilen tazminatlar, reddedilen maddi ve manevi tazminat istekleri, iştirak nafakası yönünden istinaf edilmesi üzerine, bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince, erkeğin kusur belirlemesi, kadın lehine hükmedilen tazminatlar yönünden istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının gerekçesindeki “Fiziki şiddet ve eşini aldatmak suretiyle sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği” vakıalarının erkeğe ait kusur olmaktan çıkartılmasına, yerine ikame olmak üzere erkeğe ait kusur olarak “Güven sarsıcı davranışlarda bulunduğu” vakıasının gerekçeye eklenmesine, “Davacı-karşı davalının annesinin evlilik birliğine müdahale ettiği” vakıasının kadına ait kusur olarak gerekçeye eklenerek gerekçedeki “Erkeğin fazla kusurlu olduğu” cümlesinin gerekçeden çıkartılarak gerekçeye “Evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğu” yazılarak gerekçenin kusur belirlemesi yönünden düzeltilmesine, kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine, tarafların eşit kusurlu olmaları nedeniyle erkeğin maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine, davalı-karşı davacı erkeğin diğer istinaf talepleri ile davacı-karşı davalı kadının istinaf taleplerinin esastan reddine karar verilmiş, verilen karara karşı davacı-karşı davalı kadın tarafından kusur belirlemesi, reddedilen maddi ve manevi tazminat istekleri yönünden temyiz edilmiştir.

1-Yapılan yargılama ve toplanan delillerle, davalı-karşı davacı erkeğin eşini aldatmak suretiyle sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği, doğum sebebiyle hastaneye yatırılan eşinin yanında ve ona destek olmadığı, eşini istemediğini söyleyerek evden kovduğu, davacı-karşı davalı kadının ise eşi için şerefsiz dediği, eşinin ailesini kastederek hepsi yalancı şeklinde sözler sarf ettiği, köylü diyerek eşini aşağıladığı, ailesinin köyden getirdiği yoğurt peynir gibi yiyecekleri pis deyip çöpe attığı, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda davalı-karşı dava erkeğin, kadına nazaran daha ağır kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Hal böyle iken tarafların eşit kusurlu kabul edilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

2-Yukarıda 1. bentte gösterilen sebeplerle boşanmaya neden olan olaylarda davalı-karşı davacı erkek ağır kusurludur. Gerçekleşen kusurlu davranışlar aynı zamanda kadının kişilik haklarına da saldırı teşkil eder niteliktedir. Kadın yararına TMK m. 174/1-2 koşulları oluşmuştur. Tarafların ekonomik ve sosyal durumları, kusurun ağırlığı ve hakkaniyet kuralları gözetilerek kadın yararına uygun miktarda maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde davacı-karşı davacı kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddi doğru olmamış ve bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda l. ve 2. bentte gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, duruşma için takdir olunan 2.037 TL. vekalet ücretinin Satılmış’tan alınıp Mehtap’a verilmesine, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesi hukuk dairesine gönderilmesine oybirliğiyle karar verildi.27.02.2019

T.C. YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ

2022/3453 E. 

2022/4246 K.

31.03.2022 T.

“İçtihat Metni”

BÖLGE ADLİYE
MAHKEMESİ : … 6. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ : ALACAK
İLK DERECE
MAHKEMESİ : … 22. İş Mahkemesi

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Y A R G I T A Y K A R A R I

Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının davalı idareye ait Silivri Devlet Hastanesinde 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname kapsamında sürekli işçi kadrosuna geçtiğini, 2019 yılından itibaren ücreti hesaplanırken, sürekli işçi kadrosuna geçmeden önceki ihale şartnamesinde belirlenen asgari ücretin % 34 fazlasının uygulanmadığını, bu yanlış yorum nedeniyle davacının ücretinin, ilave tediyesinin, ikramiyesinin, fazla mesaisinin ve ulusal bayram ve genel tatil ücretinin eksik ödediğini iddia ederek bu alacakların davalıdan tahsilini talep etmiştir.

Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; yetki ve zamanaşımı itirazlarının bulunduğunu, davacının 01.01.2018 – 31.12.2018 arasında asgari ücretin % 34 fazlasını aldığını ve bunun devam etmesi gerektiğini iddia etmiş ise de, 01.01.2019 ve devamında davacının asgari ücretin % 34 fazlasını almasını gerektirir hizmet sözleşmesi bulunmadığını, sonuç olarak dava dilekçesinde iddia edilenin aksine, davacının ücretinin 2019 yılı asgari ücret seviyesine çekilerek, bu ücrete % 4 zam uygulanmadığını, davacının 2018 ücreti korunarak % 4 oranında zam yapıldığını, bu durumda ücret düşümü söz konusu olmadığından davacının dava dilekçesinde talep ettiği alacaklara hak kazanamayacağını savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İlk Derece Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulüne karar vermiştir.

İstinaf:
Kararı davalı vekili istinaf etmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti:
Bölge Adliye Mahkemesince, davalının istinaf başvurusunun süresinde olmadığı gerekçesi ile süre yönünden reddine karar verilmiştir.

Temyiz:
Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

Gerekçe:
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 366. maddesi yollamasıyla kıyas yolu ile uygulanacak olan 346. maddesi gereğince temyiz dilekçesi, kanuni süre geçtikten sonra verilir veya kesin olan bir karara ilişkin olursa, kararı veren Bölge Adliye Mahkemesi temyiz dilekçesinin reddine karar verir ve 344. maddeye göre yatırılan giderden karşılanmak suretiyle ret kararını kendiliğinden ilgiliye tebliğ eder, bu ret kararına karşı tebliği tarihinden itibaren bir hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir.
Anayasa’nın 40. maddesinin ikinci fıkrası ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297. maddesinin “ç.” bendi uyarınca, hükümde, kanun yolları ve süresinin gösterilmesi bir zorunluluktur. Yargı kararlarına karşı başvurulacak kanun yolu ile süresinin hükümde açıkça ve doğru olarak gösterilmemiş olması bu hakkın etkin bir şekilde kullanılmasını doğrudan engelleyecek ve hak arama hürriyetinin ihlal edilmesine sebep olacaktır.

Anayasa Mahkemesi de bir çok kararında başvurucuların gerekçeli kararda belirtilen süreye güvenerek hareket etmesinin makul görülebileceği, mahkemenin kanun yolunu ve süresini taraflara doğru gösterme yükümlülüğü dikkate alındığında temyiz süresinin mahkeme kararında farklı belirtilmiş olması karşısında kanunda belirtilen süre olduğunu kabul ederek dilekçenin reddine karar veren değerlendirmelerin mevzuat hükümleri çerçevesinde ve öngörülebilirlik sınırları içinde olduğunun kabul edilemeyeceği, yapılan yorumun başvurucuların temyiz hakkını kullanmayı imkânsız kılacak ölçüde ve aşırı şekilci bir yaklaşımla elde edildiği ve bu açıdan kararın başvurucuların mahkemeye erişim hakkını zedelediği sonucuna ulaşılarak, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alman adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. (Anayasa Mahkemesi’nin 2014/819 başvuru numaralı ve 09.06.2016 tarihli ( 29757 Sayılı ve 29.06.2016 tarihli Resmi Gazete’ de yayımlanan) kararı.)

Somut olayda; İlk Derece Mahkemesi’nin kararında karar kesin olmamasına karşın kesin olduğu belirtilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararı davalı Bakanlık vekiline 15.06.2020 tarihinde tebliğ edilmiş, davalı vekili ise 16.08.2021 tarihinde karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur.
Her ne kadar kanun yolu ve süresi, ilgili kanun maddelerinde açıkça belirtilmiş ise de, yargı organlarının yanlış yönlendirmesi sonucunda ilgililerin hak kaybına uğramayacağının kabul edilmesi gereklidir. Kararda herhangi bir kanun yolu merci ve süresi belirtilmeyen hallerde ise süresiz başvuru hakkının bulunduğu kabul edilmelidir.

Davalı vekilince İlk Derece Mahkemesi kararına karşı, kanuni süre geçtikten sonra istinaf yoluna başvurulduğu açıktır. Ancak İlk Derece Mahkemesi kararının hatalı bir şekilde, kesin ve kanun yollarının kapalı olduğu ifade edilerek verilmesi karşısında hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı açısından davalı vekilinin karara karşı süresinde istinaf yoluna başvurduğunun kabul edilmesi bir zorunluluktur. Bu durumda; Bölge Adliye Mahkemesi’nin İlk Derece Mahkemesi kararına karşı süresinde istinaf yoluna başvurulmadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf isteminin süre yönünden reddine dair kararı Anayasa’nın 40. maddesinin ikinci fıkrası ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297. maddesinin “ç.” bendine aykırı olup istinaf başvurusunun süresinde olduğu kabul edilerek, davalının istinaf gerekçeleri doğrultusunda esastan inceleme yapılmak suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, davalının istinaf başvurusunun süre yönünden reddine karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ:

Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 31.03.2022 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. 

T.C. Yargıtay 4. Ceza Dairesi

2021/6097 E.

2021/10635 K.

24.03.2021 T.

“İçtihat Metni”

KARAR

Tehdit suçundan şüpheli … … hakkında yapılan soruşturma evresi sonucunda, Foça Cumhuriyet Başsavcılığı’nca verilen 05.11.2018 tarihli ve 2018/2533 soruşturma,2018/1021 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yönelik, itirazın kabulü ile müşteki … …’in itiraz dilekçesi ekinde yer alan DVD kaydının bilirkişi marifetiyle çözümlenmesi gerektiğinden bahisle soruşturmanın genişletilmesine ilişkin Karşıyaka 1. Sulh Ceza Hakimliğinin 29/11/2018 tarihli ve 2018/2752 değişik iş sayılı kararını müteakip, Foça Cumhuriyet Başsavcılığı’ nca anılan eksiklik tamamlanarak yeniden karar verilmek üzere dosyanın merciine gönderilmesi üzerine, yapılan inceleme sonunda, itirazın reddine dair Karşıyaka 1. Sulh Ceza Hâkimliğinin 30/07/2019 tarihli ve 2018/2752 değişik iş sayılı kararının Adalet Bakanlığı tarafından kanun yararına bozulmasının istenilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 22.01.2021 gün ve 2021/4384 sayılı istem yazısıyla Dairemize gönderilen dava dosyası incelendi.

İstem yazısında;
“5271 sayılı Kanun’un 160. maddesi uyarınca, Cumhuriyet savcısının, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlaması gerektiği, aynı Kanun’un 170/2. maddesi gereğince yapacağı değerlendirme sonucunda, toplanan delillerin suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturduğu kanısına ulaştığında iddianame düzenleyerek kamu davası açacağı, aksi halde ise anılan Kanun’un 172. maddesi gereği kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar vereceği, buna karşın Cumhuriyet savcısının 5271 sayılı Kanun’un kendisine yüklediği soruşturma görevini yerine getirmediği, ortada yasaya uygun bir soruşturmanın bulunmadığı durumda, anılan Kanun’un 173/3. maddesindeki koşullar oluşmadığından, itirazı inceleyen merciin Cumhuriyet savcısının soruşturma yapmasını sağlamak maksadıyla itirazın kabulüne karar verebileceği yönündeki açıklamalar karşısında;

Dosya kapsamına göre; şüphelinin devraldığını belirttiği çiftlikte çalışmakta olan müşteki ile arasında işten çıkarma hususunda husumet bulunduğu, müşteki ile şüphelinin olay tarihinde durumu konuşmak üzere bir araya geldikleri sırada, şüphelinin konuşma esnasında, müştekiye “cesedini sererim” şeklinde tehditte bulunduğunun iddia edildiği somut olay nedeniyle yapılan soruşturma sonunda, taraflar arasında husumet bulunduğu, olay yerinde bulunan tanıklardan … …’nın müşteki şüphelilerin iddialarını doğrulamadığı, soyut iddia dışında delil bulunmadığı gerekçeleri ile kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesini müteakip, söz konusu karara müşteki tarafından itiraz edilmesi üzerine, itiraz dilekçesine ekli olaya ilişkin olduğu belirtilen DVD kaydının bilirkişi incelemesinin yaptırılması gerektiğinden bahisle soruşturmanın genişletilmesine ilişkin Karşıyaka 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 29/11/2018 tarihli ve 2018/2752 değişik sayılı kararını takiben, söz konusu DVD kaydının çözümlenmesine dair 01/07/2019 tarihli bilirkişi raporunun aldırılarak itiraz hakkında dosyanın karar verilmek üzere yeniden gönderildiği mahkemesince, “…müştekinin soyut iddiaları ve bir planlama dahilinde almış olduğu hukuka aykırı delil niteliğindeki ses kaydı dışında kamu davasının açılması için yeterli nedenlerin bulunmadığı…” gerekçesiyle itirazın reddine karar verilmiş ise de;

Dosya arasında bulunan 01/07/2019 tarihli bilirkişi raporuna göre, şüphelinin konuşma esnasında “seni buraya uzatırım” şeklindeki cümleyi şüpheliye karşı kullandığı hususunda tereddüt bulunmadığı, müştekinin ise şüpheli ile arasında bulunan husumet nedeniyle kendisine yönelik haksız bir saldırıyı önlemek ve kaybolma olasılığı bulunan delillerin kaybolmasını engellemek amacıyla ses ve görüntü kaydı yaptığı, mevcut görüntülerden şüphelinin yapılan kayıttan haberdar olduğunun anlaşıldığı gibi, müştekinin yapılan kayda karşı itirazını belirtir herhangi söz ve eylemde bulunulmadığı, bu halde anılan kaydın sistematik ve planlı bir şekilde delil üretmek amacıyla gizlice/habersizce kaydedilmiş hukuka aykırı bir şekilde elde edilen bir delil olarak kabul edilemeyeceği, bahsedilen kaydın delil olarak değerlendirilmesi gerektiği cihetle, müştekinin üzerine atılı suçtan kamu davasının açılmasına yeterli delil ve şüphenin bulunduğu gözetilmeksizin, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir.” denilmektedir.

Hukuksal Değerlendirme:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 20. ve 22. maddelerinde, kişilerin özel yaşamlarının ve haberleşmenin gizliliği ilkeleri güvence altına alınmış, 38/6. maddesinde, kanuna aykırı olarak elde edilen bulguların delil olarak kabul edilemeyeceği ifade edilmiş, öte yandan uluslararası metinlerden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. maddesinde özel yaşamın gizliliği korunmuş, 6. maddesinde de adil yargılanma hakkı düzenlenmiştir. Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarında, özel yaşamın gizliliği ilkesine aykırı olarak elde edilen hukuka aykırı delillerin anılan Sözleşme hükümlerine aykırılık teşkil edeceği kabul edilmiştir, (bkz. 6. madde yönünden 12.7.1988 tarihli Shenk-İsviçre kararı, prg. 30-48; Dr. …, Adil Yargılanma Hakkı, 3.B. 2008, s. 291; 8.madde yönünden 26.4.1985 tarihli Malone-İngiltere ve 24.4.1990 tarihli Fransa-Kruslin/ Huoin kararı vd., Prof. Dr. …, Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu 2004, s. 384 İç hukukumuzdaki düzenlemeye gelince, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 206/2-a ve 217/2. maddelerinde, yasa ve hukuka aykırı delillerin hükme esas alınamayacağı açıklanmıştır.

Öte yandan, önceden yürürlükte bulunan ve ceza yargılamasını düzenleyen 1412 sayılı CMUK’nın 18.11.1992 tarihli ve 3842 sayılı Kanun ile değişik 254/2. maddesinde de, “soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri delillerin hükme esas alınamayacağı” belirtilmiştir. Anılan Kanun döneminde özel kişilerin elde ettiği deliller hakkında Anayasa Mahkemesinin 22.6.2001 tarihli ve 1999/2 esas, SPK 2001/2 sayılı kararında ise şu saptamalar yapılmıştır: ” CMUK’nın 254/2. maddesinde yasaklanan deliller hukuka aykırı şekilde elde edilen delillerdir. Hukuka aykırılıktan kasıt ise, tüm pozitif hukuk kuralları ile birlikte hukukun kabul edilmiş evrensel ilkelerine aykırılıktır. Bu anlamıyla yasadışılıktan daha geniş bir içeriğe sahiptir. Anayasal haklara ağır bir müdahale söz konusu ise, özel kişiler tarafından hukuka aykırı bir şekilde elde edilen delillerin de delil yasakları kapsamına girmesi gerekir. Çünkü delil yasaklarının asıl amacı, temel insan hak ve özgürlüklerini korumaktır. Buna aksi bir görüşü savunmak, özel kişilere bireylerin temel hak ve özgürlüklerini ihlal etme imkanı verir ki, bu bir hukuk devletinde kabul edilemez. İnsan hakları çiğnenerek elde edilen delillerin mahkemeler tarafından dikkate alınması CMUK 254/2 hükmü nedeniyle mümkün değildir.

Özel konuşmaları kaydedilen kişilerin en temel hakları ihlal edilmiştir. Çünkü Anayasanın 20. maddesinde özel hayatın gizliliğine dokunulamaz, 22. maddesinde ise haberleşmenin gizliliği esastır kuralı yer almaktadır. Bu yol bir kez açılacak olursa, hukuk devletinin temel kurallarından birisi olan ve varlığını Anayasanın 2. maddesindeki ‘hukuk devleti ilkesinden alan delil yasaklarına ilişkin kanun maddesi tüm etkisini yitirecektir. Usul hukukumuzdaki ilkelerden olan “dürüst işlem ilkesi” de bu şekilde elde edilen bir delilin kullanılmasına olanak vermez. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen adil/dürüst yargılanma hakkı, kişilerin hukuk devletinin kuralları çerçevesinde yargılanmalarını öngörür. Bu kurala aykırılık, işlemin adil olmasını ve dürüst işlem ilkesini ihlal edecektir.”

Açıklanan kanuni düzenlemeler ve yargısal içtihatlar karşısında, kişilerin yalnızca hukuka ve yöntemine uygun biçimde kaydedilen ses ve görüntü kayıtlarının delil niteliği bulunmaktadır. Buna karşın bir kişinin yaptığı görüşmenin gizlice kaydedilmesi hukuka aykırı olduğundan, delil olarak değerlendirilmesi olanaklı değildir. Ancak Dairemizce benimsenen YCGK’nın 21.05.2013 tarih ve 2012/5 esas 2013/248 sayılı ve 13.12.2018 tarih ve 2017/5 esas, 2018/639 sayılı kararlarında da belirtildiği üzere, kişinin kendisine karşı işlenmekte olan bir suçla ilgili olarak, bir daha kanıt elde etme olanağının bulunmadığı ve yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı ani gelişen durumlarda karşı tarafla yaptığı konuşmaları kayda alması halinin hukuka uygun olduğunun kabulü zorunludur. Aksi takdirde kanıtların kaybolması ve bir daha elde edilememesi söz konusudur.

İncelenen dosyada, şüpheli ……’dan devraldığını belirttiği çiftlikte çalışmakta olan müşteki ile arasında işten çıkarma hususunda husumet bulunduğu, müşteki ile şüphelinin olay tarihinde durumu konuşmak üzere bir araya geldikleri sırada, şüphelinin konuşma esnasında, müştekiye “cesedini sererim” şeklinde tehditte bulunduğunun iddia edildiği somut olay nedeniyle yapılan soruşturma sonunda, taraflar arasında husumet bulunduğu, olay yerinde bulunan tanıklardan … …’nın müşteki şüphelilerin iddialarını doğrulamadığı, soyut iddia dışında delil bulunmadığı gerekçeleri ile kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesinin ardından bu karara müşteki tarafından itiraz edilmesi üzerine, itiraz dilekçesine ekli olaya ilişkin olduğu belirtilen DVD kaydının bilirkişi incelemesinin yaptırılması gerektiğinden bahisle soruşturmanın genişletilmesine ilişkin Karşıyaka 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 29/11/2018 tarihli ve 2018/2752 değişik sayılı kararı üzerine, söz konusu DVD kaydının çözümlenmesine dair 01/07/2019 tarihli bilirkişi raporu düzenlendiği ve Karşıyaka 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 30.07.2019 tarih, 2018/2752 değişik iş sayılı kararıyla “…müştekinin soyut iddiaları ve bir planlama dahilinde almış olduğu hukuka aykırı delil niteliğindeki ses kaydı dışında kamu davasının açılması için yeterli nedenlerin bulunmadığı…” gerekçesiyle itirazın reddine karar verildiği anlaşılmıştır. Müştekinin, şüpheli ile aralarında geçen tartışma esnasında, kendisine karşı işlenmekte olan bir suçla ilgili olarak, bir daha kanıt elde etme olanağının bulunmadığı ve yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı ani gelişen bir durumda ses kaydı aldığı açıkça ortadadır. Ses kaydının bir planlama dahilinde yapılması söz konusu değildir. Açıklanan nedenlerle itirazın kabulü yerine reddine karar verilmesi hukuka aykırıdır.

SONUÇ VE KARAR:
Yukarıda açıklanan nedenlerle;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, kanun yararına bozma isteği doğrultusunda düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden,

1-Karşıyaka 1. Sulh Ceza Hakimliği’nin 30/07/2019 tarihli ve 2018/2752 değişik iş sayılı kararının, 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA,

2-CMK’nın 309. maddesinin 4-a fıkrası gereğince, sonraki işlemlerin mahallinde tamamlanmasına, dosyanın Yüksek Adalet Bakanlığına sunulmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na TEVDİİNE, 24.03.2021 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.