Yazar: Arabaciogluhukuk

T.C. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu         

2022/1274 E.

2023/431 K.

10.05.2023 T.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :İş Mahkemesi
SAYISI : 2022/127 E., 2022/202 K.
KARAR : Davanın kabulüne

Taraflar arasındaki işçilik alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleşen davaların kabulüne karar verilmiştir.

Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince davalının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 9. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

I. DAVA
1. Davacı vekili asıl dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı şirketin yurt dışı şantiyelerinde 1984-2015 yılları arasında aylık net 2.500,00-2.850,00 USD ücretle çalıştığını, iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini, fazla çalışma yaptığını, ulusal bayram ve genel tatil günleri ile hafta tatillerinde çalıştığını ileri sürerek kıdem tazminatı ve diğer bir kısım işçilik alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

2. Davacı vekili birleşen dava dilekçesinde; müvekkiline yıllık izinlerin kullandırılmadığını ve karşılığı ücretlerin de ödenmediğini ileri sürerek yıllık izin ücret alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

II. CEVAP
1. Davalı vekili asıl davada cevap dilekçesinde; davacının iş görme borcunu yabancı ülkede ifa etmesi nedeniyle iş ilişkisinin yabancılık unsuru taşıdığını, bu nedenle 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’a (5718 sayılı Kanun) göre uygulanacak hukukun tespiti gerektiğini, alacakların zamanaşımına uğradığını, diğer iddialarının da yerinde olmadığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

2. Davalı vekili birleşen davada cevap dilekçesinde; asıl davaya ilişkin cevap dilekçesindeki savunmalarını tekrar ederek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin 24.09.2019 tarihli ve 2017/445 Esas, 2019/353 Karar sayılı kararı ile davacının davalıya ait işyerinde fasılalı olarak 1984-2015 yılları arasındaki dönemde belirli süreli iş sözleşmesi ile ince işler formeni olarak çalıştığı, toplam hizmet süresinin 15 yıl 10 ay 26 gün ve son ücretinin net 2.500,00 USD olduğu, ayrıca iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haksız olarak feshedildiği gerekçesiyle asıl ve birleşen davaların kabulüne karar verilmiştir.

IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.

B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 08.12.2021 tarihli ve 2019/3508 Esas, 2021/2475 Karar sayılı kararı ile iş sözleşmesinde hukuk seçimi imkânının işçi lehine ve sınırlı olarak uygulanması gerektiği, hukuk seçiminde uygulanacak hukukun işçiyi koruyan hükümlerden daha elverişsiz hükümler içermesi hâlinde mümkün olmadığı, davacının yurt dışında çalışmış olmasına rağmen davalı işverenin Türk şirketi olduğu, işyeri merkezinin de Türkiye’de bulunduğu, ücretinin Türk bankaları aracılığıyla ödenmesi, Yargıtayın emsal kararları da dikkate alındığında Türk Hukukunun uygulanması gerektiğinden davalı vekilinin buna ilişkin ve diğer itirazlarının yerinde olmadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

2. Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile “…1-Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, taraflar arasındaki sözleşmeye, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre; davalı vekilinin aşağıdaki bentlerin dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2-Taraflar arasında iş sözleşmesine uygulanacak hukuk konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.
Yabancılık unsuru, bir hukukî işlemi veya ilişkiyi ya da olayı birden fazla devletin hukuku ile irtibatlı hâle getiren unsurdur. İşçinin veya işverenin yabancı olması, işverenin işletme merkezinin yabancı bir ülkede bulunması, işçinin kendi işini mutad olarak yabancı bir ülkede yapması veya iş ilişkisinin yabancı bir ülke ile sıkı irtibatlı olduğunun durumun genelinden anlaşılması gibi hâllerde iş sözleşmesinde yabancılık unsurunun bulunduğundan söz edilir.
5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK)’un 40. maddesine göre, Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini, iç hukukun yer itibariyle yetki kuralları belirler. Aynı Kanun’un 44. maddesi ise, bireysel iş sözleşmesinden veya iş ilişkisinden doğan uyuşmazlıklarda Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini tayin eden özel bir yetki kuralı getirmiştir. Buna göre, bireysel iş sözleşmesinden veya iş ilişkisinden doğan uyuşmazlıklarda işçinin işini mutaden yaptığı işyerinin Türkiye’de bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. İşçinin, işverene karşı açtığı davalarda işverenin yerleşim yeri, işçinin yerleşim yeri veya mutad meskeninin bulunduğu Türk mahkemeleri de yetkilidir.
Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrasında hâkimin, Türk kanunlar ihtilâfı kurallarını ve yetkili olan yabancı hukuku re’sen uygulayacağı ve yetkili yabancı hukukun içeriğinin tespitinde taraflardan yardım isteyebileceği belirtilmiştir. Yabancı hukukun içeriğinin tespiti, özel ve teknik bir bilgiyi gerektirdiğinden, hâkim gerekirse bilirkişi incelemesine de gidebilir. Yabancı hukukun olaya ilişkin hükümlerinin tüm araştırmalara rağmen tespit edilememesi hâlinde, Türk hukuku uygulanır (MÖHUK m. 2(2)).
Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 5. maddesine göre, yetkili yabancı hukukun belirli bir olaya uygulanan hükmünün Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması hâlinde, bu hüküm uygulanmaz; gerekli görülen hâllerde, Türk hukuku uygulanır. Kamu düzeni müdahalesi sınırlı ve istisnaî niteliktedir. Türk kamu düzeninin ihlâlini gerektirecek hâller, çoğunlukla emredici bir hükmün açıkça ihlâli halinde düşünülecektir. Fakat her emredici hükmün ihlâli halinde veya her emredici hükmü ihlâl eden bir yabancı kararın Türk kamu düzenine aykırı bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı, E. 2010/1 K. 2012/1 T. 10.02.2012). Örneğin, ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin, fazla mesai, hafta ve genel tatil alacaklarına ilişkin hükümler iç hukukumuz bakımından emredici nitelikte olmakla birlikte, bunlara dair yabancı hukukun farklı düzenlenmeleri, sırf farklılıkları nedeniyle somut uyuşmazlıkta ortaya çıkan durum değerlendirilmeden Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun m. 5 uyarınca kamu düzeni müdahalesine neden olmaz. Keza uygulanması gereken yabancı hukukun işçiye Türk hukukundan daha az koruma getirmesi de tek başına kamu düzeni müdahalesi için yeterli bir sebep değildir. Kanunlar ihtilâfı hukukundaki kamu düzeni anlayışı, iç hukukun kamu düzeni anlayışından farklı ve daha dar kapsamlıdır.
Bir yabancı hukuk kuralı Türk hukukunun temel değerlerine, Türk genel adap ve ahlak anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı temel adalet anlayışına ve hukuk siyasetine, Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklere milletlerarası alanda geçerli ortak ve kabul görmüş hukuk prensiplerine, ikili anlaşmalara, gelişmiş toplumların ortak benimsedikleri ahlak ve adalet anlayışına, medeniyet seviyesine siyasi ve ekonomik rejimine aykırı olması halinde kamu düzenimize aykırılığı söz konusu olabilir (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararı, E. 2010/1 K. 2012/1 T. 10.02.2012). Örneğin yabancı hukukun, küçük çocukların çalışmasına ya da ücret ve diğer haklarda ırka dayalı ayrımcılık yapılmasına izin vermesi kamu düzenimize aykırıdır.
Yabancı hukukun uygulanmasını engelleyen diğer bir durum ise, doğrudan uygulanan kurallardır (müdahaleci normlar). Bu kurallar, taraflardan ziyade, devlet organizasyonunun sosyal, ekonomik ve politik menfaatlerini gerçekleştirmeyi amaçlar. Bu açıdan vatandaş yabancı ayrımı gözetilmeden, yabancılık unsuru taşısın taşımasın, hukuk seçimi yapılsın yapılmasın, uygulama alanına giren her ilgili olay ve hukukî ilişkide mutlaka uygulanması gereken kurallardır (ŞANLI, Cemal/ESEN, Emre/ATAMAN-FİGANMEŞE, İnci, Milletlerarası Özel Hukuk, … 2019, s. 7; ÇELİKEL, Aysel/ERDEM, B. Bahadır, Milletlerarası Özel Hukuk, … 2020, s. 155). İş hukukunda işçiyi koruyan her emredici kural, doğrudan uygulanan kural olarak nitelendirilmez; ayrıca devlet organizasyonunun sosyal, ekonomik ve politik menfaatlerini de koruması gerekir. Bununla birlikte, emredici hükümler ile doğrudan uygulanan kuralların ayırt edilmesi her zaman kolay değildir ve tartışmalıdır. Doğrudan uygulanan kurallara, kamu hukuku nitelikli iş güvenliği hükümleri, özel işçi gruplarını koruyucu hükümler ve yasal greve ilişkin hükümler ve asgarî ücrete ilişkin düzenlemeler örnek olarak gösterilebilir (ELÇİN, Doğa, Milletlerarası Unsurlu Bireysel ve Toplu İş Sözleşmelerine Uygulanacak Hukuk, Ankara 2012, s. 189-195). Devlet organizasyonun korunması, çoğu olayda ülke ile belirli bir şekilde irtibatlı ya da ülkede gerçekleştirilen iş sözleşmelerinde söz konusu olur. Örneğin, tamamen yurt dışından ifa edilen bir iş ilişkisinde Türk hukukundaki asgarî ücrete ilişkin kuralın uygulama alanına giren bir olay ya da ihtilâf söz konusu olmaz (AYGÜL, Musa, “Yabancı Unsurlu İş Hukuku İhtilâfları ile İlgili Yargıtay Kararlarının Değerlendirilmesi”, (Editörler, TANRIBİLİR, Feriha Bilge/GÜMÜŞLÜ TUNÇAĞI) Gülce, 10. Yılında Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun, Ankara 2017, s. 525-526; VURAL ÇELENK, Belkıs, “Yabancı Unsurlu İş Sözleşmelerinde For Devletinin Doğrudan Uygulanan Kurallarının Tespiti ve Uygulaması”, Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, 2017/1, s. 286).
Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun m. 27(1) uyarınca iş sözleşmesinin tarafları, sözleşme ile irtibatlı olsun olmasın diledikleri bir ülkenin hukukunu seçebilirler. Ancak tarafların seçmiş oldukları bu hukuk düzeninin, işçinin mutad işyeri hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgarî korumanın altında kalması hâlinde mutad işyeri hukuku uygulanır. Bu durumda, seçilen hukuk ile mutad işyeri hukuku arasında bir yararlılık karşılaştırması yapılmalıdır (DOĞAN, Vahit, “5718 Sayılı Kanununa Göre İş Akdine Uygulanacak Hukukun Tespiti”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2007, C. XI, S. 1-2, s. 153; BÜYÜKALP SARIÖZ, A. İpek, “Mutad İşyeri Kavramı ve MÖHUK m.27/f.3’ün Uygulanması Sorunu”, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, 2018, C. 8, S. 2, s. 211-212; ELÇİN, s. 89-100). Mutad işyeri, işin zaman ve içerik olarak ağırlıklı ifa edildiği işyeridir. Başka bir anlatımla, mutad işyeri, işçinin işini fiilen yaptığı yerdir. İşçinin ücretinin ne şekilde ve hangi para biriminden ödendiği mutad işyerinin belirlenmesi açısından belirleyici değildir. İşçinin işini geçici olarak başka bir ülkede yapması, örneğin montaj için yurt dışında görevlendirilmesi durumunda, bu işyeri mutad işyeri sayılmayacaktır. Geçici çalışmanın ne kadar olacağı her olayın özelliğine göre hâkim tarafından belirlenmelidir. İşçi sadece yabancı ülkede çalışmak için işe alınmışsa ya da işveren çalışmak üzere yabancı ülkeye gönderdiği işçisini geri alma niyetinden veya işçi geri dönme niyetinden vazgeçerse, yabancı ülkeye gönderilen işçinin fiilen çalıştığı yer, mutad işyeri hâline gelir (AYGÜL, Musa/ÇOBAN, Nazlı, “Birden Fazla Ülkede İfa Edilen İş Sözleşmelerinde Mutad İşyerinin Tespiti”, Terazi Hukuk Dergisi, 2020, S. 169, s. 1822-1824;ELÇİN, s. 118-137; BÜYÜKALP SARIÖZ, s. 217).
Yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerinde taraflar uygulanacak hukuku seçmemişlerse veya yapmış oldukları hukuk seçimi anlaşması herhangi bir sebepten geçerli değilse, işçinin işini mutad olarak yaptığı işyeri hukuku uygulanır. İşçinin işini geçici olarak başka bir ülkede yapması hâlinde, bu işyeri mutad işyeri sayılmaz (MÖHUK m. 27(2)). İşin birden fazla ülkede ifa edilmesinde de, mutad işyerinin tespitine çalışılmalıdır. Bu hâlde mutad işyeri, Avrupa Birliği Adalet Divanı kararlarında ve doktrinde belirtildiği üzere, işçinin işini ifa faaliyetlerini veya ifa faaliyetlerinin çoğunluğunu gerçekleştirdiği yer, işçinin esas olarak işverene karşı yükümlülüklerini yerine getirdiği yer, işçinin işini ifa etmek üzere hangi ülkede daha çok zaman geçirdiği, işin organize edildiği yer, işin esas kısmının ve ağırlıklı bölümünün yapıldığı yer gibi kriterlerden hareket edilebilir (Yargıtay 22. HD, E. 2016/9339 K. 2019/16564, T. 18.09.2019; AYGÜL/ÇOBAN, 1822-1824). Ancak işçinin işini belirli bir ülkede mutad olarak yapmayıp devamlı olarak birden fazla ülkede yapması hâlinde iş sözleşmesi, işverenin esas işyerinin bulunduğu ülke hukukuna tâbidir (MÖHUK m. 27(3)). Esas işyeri ile kastedilen, işverenin işyeri merkezinin bulunduğu ülkedir. Örneğin açık denizlerde görev alan gemi adamları bakımından esas işyerinin bulunduğu ülke hukuku önem taşır. Ancak hâlin bütün şartlarına göre iş sözleşmesiyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması hâlinde sözleşmeye mutad işyeri hukuku ve işverenin esas işyerinin bulunduğu ülke hukuku yerine bu hukuk uygulanabilir (MÖHUK m. 27(4)). Daha sıkı ilişkili hukukun uygulanmasındaki en önemli unsur, işçinin menfaatidir (ELÇİN, s. 147). Örneğin, işçinin sosyal çevresinin Türkiye’de bulunması, Türkiye’nin sosyal güvence sistemi içinde yer alması, ücretinin Türkiye’de ve Türk Lirası üzerinden ödenmesi, işverenin Türk olması, iş sözleşmesinin Türk hukukuna özgü kurumlar gözetilerek düzenlenmesi, Türk hukukuna tâbi daha önceki bir iş sözleşmesine gönderme yapılması, iş sözleşmesinin Türkçe kaleme alınması gibi unsurların tamamının ya da önemli bir bölümünün varlığı hâlinde, iş sözleşmesinin Türk hukuku ile sıkı ilişki içinde olduğu sonucuna varılabilir (ELÇİN, 152).
Sözleşmenin belirli süreli olarak yapılıp yapılamayacağı, sözleşmenin sona ermesi nedeniyle işçinin hak kazanacağı tazminatlar, fazla çalışma, yıllık izin, işverence yapılan uygulama ve ödemelerin niteliği, zamanaşımı gibi hususlar Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun m. 27 uyarınca tayin edilen hukuka göre değerlendirilmelidir. Hafta tatili, dinî ve millî bayram günleri ve ücretlerini düzenleyen hükümler, doğrudan uygulanan kuraldır; ancak uygulama alanına giren iş ilişkilerine uygulanır. Örneğin tamamen yurt dışında ifa edilen bir iş ilişkisinde, dinî ve millî bayram günleri Türk hukukuna göre belirlenemez (AYGÜL, s. 528; ERDOĞAN, Ersin/ERDOĞAN, Canan, “Türkiye’den Yurt Dışına Götürülen İşçiler Hakkında Yargıtay Kararının Değerlendirilmesi”, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Dergisi, 2016, C. 13, S. 50, s. 971-972).
Somut uyuşmazlıkta; davacı taraf davalının yurt dışı inşaat projelerinde çalıştığını, ücretinin ABD Doları olarak ödendiğini ileri sürerek ödenmeyen işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını istemiş, davalı işveren ise davacının sadece yurt dışı inşaat projelerinde görev almak üzere işe alındığını, davacı işçinin dava konusu ettiği alacak kalemlerinin mutad işyeri hukukuna göre değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesince, davalı vekilinin bu savunmasına değer verilmeksizin, uyuşmazlığa Türk hukuku uygulanmak suretiyle yargılama sonuçlandırılmış ve istinaf kanun yolu incelemesinde de davalının bu yöndeki istinaf başvurusu; somut olayda taraflar arasında yabancı ülke hukukunun uygulanacağı konusunda bir sözleşme bulunmadığı gerekçe gösterilerek reddedilmiştir.
Dosya kapsamında göre davacı işçi davalının yurt dışı işyerlerinde 01/05/1984-20/10/2015 tarihleri arasında fasılalı olarak çalışmıştır. Davacının tüm çalışma döneminde yabancılık unsuru mevcut olmakla birlikte taraflar arasında hukuk seçimi anlaşması yapıldığına dair iş sözleşmesi bulunmayan dönemlerde Türk hukukunun ve 4857 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanmasında bir isabetsizlik olmasa da Bölge Adliye Mahkemesi gerekçesinde belirtilenin aksine taraflar arasında 15/11/2011 ve 25/11/2013 tarihli yurt dışı iş sözleşmelerinin imzalandığı, 15/11/2011 tarihli iş sözleşmesinin “uygulanacak hukuk ve uyuşmazlıkların çözümlenmesi” başlıklı 16. maddesinde söz konusu sözleşmenin Umman Sultanlığı’nın ilgili yasalarına tabi olarak ve bunlara göre yorumlanacağının ifade edildiği, yine 25/11/2013 tarihli yurt dışı (Irak) iş sözleşmesinin tarafların iş ilişkisindeki hak ve yükümlüklerine ilişkin fesih, çalışma süresi, yıllık ücretli izin, fazla mesai, hafta tatili ve genel tatil ücreti alacaklarına ilişkin maddelerinde çalışılan ülke mevzuatının uygulanacağının belirtildiği, sözleşmenin 16. maddesinde de anlaşmazlık halinde uygulanacak mevzuata ilişkin ihtilaf durumunda sözleşme maddelerinde çalışılan ülke mevzuatının geçerli olduğunun belirtildiği hususlardaki ihtilafların çözümünde öncelikle çalışılan ülke mevzuatının uygulanacağının ifade edildiği görülmüştür. Buna göre 15/11/2011-28/08/2013 ve 26/11/2013-20/10/2015 tarihleri arasındaki çalışma dönemleri için tarafların iş sözleşmeleri ile bir hukuk seçimi anlaşması yaptıkları açıktır. Davacı, dava konusu alacakların ait olduğu söz konusu çalışma dönemleri için, davalıya ait Umman ve Irak’ta bulunan işyerlerinde çalışmış olup, bu durumda ilgili dönemlerde mutad işyerinin de işçinin işini fiilen yaptığı Umman ve Irak olduğu sabittir.
Tüm bu hususlar dikkate alındığında, Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 27/1. hükmü kapsamında davacının Umman ve Irak’ta yaptığı çalışmalar yönünden taraflar arasında bir hukuk seçimi anlaşması bulunduğundan, dava konusu alacakların ait olduğu söz konusu çalışma dönemleri hakkında Umman ve Irak Hukuku’nun uygulanması gerekmektedir. Hal böyle olunca, gerekirse Umman ve Irak Hukuku’nda uzman bir bilirkişiden de rapor alınmak suretiyle, dava konusu uyuşmazlık bakımından değerlendirme yapılması ve dosya kapsamındaki delil durumu birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekmektedir. Bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.
3-Hükme esas alınan bilirkişi raporunda, davalı işverenin başka bir Mahkemeye sunduğu cevap dilekçesinden bahsedilerek 27/10/2004 – 13/10/2005 ve 16/06/2006 – 29/06/2007 tarihleri arasındaki çalışma dönemleri de hizmet süresine ilave edilmiş ise de, Mahkemece bilirkişi raporunda sözü edilen dosyaya ve neticede kabul edilen hizmet süresine ilişkin karar gerekçesinde açıklama yapılmadan yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz olup, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.

B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile 5718 sayılı Kanun’un 27 nci maddesi gereği tarafların diledikleri bir ülkenin hukukunu seçebilmelerinin mümkün olduğu ancak tarafların seçmiş oldukları bu hukuk düzeninin işçinin mutad işyeri hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgari korumanın altında kalması hâlinde mutad işyeri hukukunun uygulanacağının düzenlendiği, bu durumda seçilen hukuk ile mutad işyeri hukuku arasında bir yararlılık karşılaştırması yapılması gerektiği, imzalanan matbu nitelikteki yurt dışı hizmet akitlerinin boşluklarının çoğu zaman işveren tarafından doldurularak işçilere imzalatıldığı, bir kısım maddelerinde hukuk seçimine ilişkin hükümler bulunmakla birlikte işverenin işçiyi çalışılan ülke mevzuatına tâbi olacağı ve çalışma şartları konusunda bilgilendirme yükümlülüğünü yazılı olarak yerine getirmemesi sebebiyle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen, İş Hukukundaki görünümü genel iş koşulları olan genel işlem koşullarına ilişkin hükümler karşısında geçerli kabul edilemeyeceği ayrıca işçilerin Türkiye’de açtıkları davalarda kamu düzeni yönünden Türk İş Hukukunun uygulanması gerektiği yönünde yerleşik içtihatlar bulunduğu, bu nedenlerle 5718 sayılı Kanun’un 27 nci maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca Türk İş Hukukunun uygulanmasına ilişkin kabulün yerinde olduğu, yine tarafların Türkiye’de olduğu, davacının izinlerini Türkiye’de kullandığı, yerleşim yerinin ve sosyal çevresinin, kazandığı ücretini harcadığı yerin Türkiye olduğu, Türkiye’de sosyal güvence sistemi içinde yer aldığı, ücretinin brütleştirilmesinin dahi 5510 sayılı Kanun hükümleri dikkate alınarak yapıldığı, iş sözleşmesinin de Türkiye’de aktedildiği, Türkçe düzenlenen sözleşmede Türk Hukukuna göre çalışma şartlarının belirlendiği, ihbar süresinin, kıdem ve ihbar tazminatına esas ücretin, ibranamenin Türk Hukukuna göre belirlenip düzenlendiği, bu hâli ile fiili uygulamanın Türk Hukukuna göre olduğu ve iş sözleşmesindeki hukuk seçimine ilişkin hükmün taraflarca uygulanmadığı, taraflar açısından sıkı ilişkili hukukun Türk Hukuku olduğu gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir.

VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Direnme kararına karşı süresi içinde davalı vekilince temyiz isteminde bulunulmuştur.

B. Temyiz Sebepleri
Davalı vekili, iş sözleşmelerinin 5718 sayılı Kanun’un 27 nci maddesinin birinci fıkrası uyarınca tarafların seçtiği hukuka tâbi olduğunu, hukuk seçimi yapılmamışsa aynı maddenin ikinci fıkrası uyarınca işçinin işini mutad olarak yaptığı yer hukukunun uygulanacak olması nedeniyle eldeki davada da seçilen yabancı hukuka göre değerlendirme yapılması gerektiğini, davacının 27.10.2004–13.10.2005 ve 16.06.2006–29.06.2007 tarihleri arasında müvekkili şirkette çalıştığına dair yapılan tespitinin herhangi bir haklı gerekçeye dayanmadığını ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir.

C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;
1. Davalı şirket nezdinde 01.05.1984-20.10.2015 tarihleri arasında fasılalı olarak çalışan davacının 15.11.2011-28.08.2013 tarihleri arasında Umman’da geçen çalışma dönemine ilişkin 15.11.2011 tarihli sözleşme hükümleri kapsamında Umman Hukukunun; 26.11.2013-20.10.2015 tarihleri arasında Irak’da geçen çalışma dönemine ilişkin 25.11.2013 tarihli sözleşme hükümleri kapsamında Irak Hukukunun uygulanması konusunda 5718 sayılı Kanun’un 27 nci maddesinin birinci fıkrasına uygun ve geçerli bir hukuk seçimi yapıp yapmadıkları ayrıca bu dönemlerde Umman ve Irak Hukuklarının mutad işyeri hukuku olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre ilgili dönemlere ilişkin Umman ve Irak Hukuklarının mı yoksa sözleşmelerde öngörülen hukuk seçiminin geçerli olmadığı ve daha sıkı ilişkili hukukun Türk Hukuku olduğu kabulüne göre Türk Hukukunun mu uygulanması gerektiği,

2. Davacının davalı şirket nezdinde geçen hizmet süresine eklenen 27.10.2004-13.10.2005 ve 16.06.2006-29.06.2007 tarihleri arasındaki süre yönünden mahkeme kararının gerekçe içerip içermediği;
noktalarında toplanmaktadır.

D. Ön Sorun
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce Özel Dairenin yabancılık unsuru taşıyan davalarda uygulanacak hukuka ilişkin yerleşik içtihadından döndüğü gerekçesiyle Hukuk Genel Kurulunca içtihatların birleştirilmesi yoluna başvurulmasının gerekip gerekmediği ön sorun olarak tartışılıp değerlendirilmiştir.

E. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 141 inci maddesinin üçüncü fıkrası söyledir:
“Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli yazılır.”

2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) “Hükmün kapsamı” başlıklı 297 nci maddesi

3. 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun (2797 sayılı Kanun) “Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının görevleri” başlıklı 15 inci maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi şöyledir :
“c) Yargıtay dairelerinden biri; yerleşmiş içtihadından dönmek isterse, benzer olaylarda birbirine uymayan kararlar vermiş bulunursa,
Bunları içtihatların birleştirilmesi yoluyla kesin olarak karara bağlamak,”

4. 5718 sayılı Kanun’un “Yabancı hukukun uygulanması” başlıklı 2 nci maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:
” (1) Hâkim, Türk kanunlar ihtilâfı kurallarını ve bu kurallara göre yetkili olan yabancı hukuku re’sen uygular. Hâkim, yetkili yabancı hukukun muhtevasının tespitinde tarafların yardımını isteyebilir.
(2) Yabancı hukukun olaya ilişkin hükümlerinin tüm araştırmalara rağmen tespit edilememesi hâlinde, Türk hukuku uygulanır.”

5. 5718 sayılı Kanun’un “Kamu düzenine aykırılık” başlıklı 5 inci maddesi şöyledir:
“(1) Yetkili yabancı hukukun belirli bir olaya uygulanan hükmünün Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması hâlinde, bu hüküm uygulanmaz; gerekli görülen hâllerde, Türk hukuku uygulanır.”

6. 5718 sayılı Kanun’un “Türk hukukunun doğrudan uygulanan kuralları” başlıklı 6 ncı maddesi şöyledir:
“(1) Yetkili yabancı hukukun uygulandığı durumlarda, düzenleme amacı ve uygulama alanı bakımından Türk hukukunun doğrudan uygulanan kurallarının kapsamına giren hâllerde o kural uygulanır.”

7. 5718 sayılı Kanun’un “İş sözleşmeleri” başlıklı 27 nci maddesi şöyledir:
“(1) İş sözleşmeleri, işçinin mutad işyeri hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgarî koruma saklı kalmak kaydıyla, tarafların seçtikleri hukuka tâbidir.
(2) Tarafların hukuk seçimi yapmamış olmaları hâlinde iş sözleşmesine, işçinin işini mutad olarak yaptığı işyeri hukuku uygulanır. İşçinin işini geçici olarak başka bir ülkede yapması hâlinde, bu işyeri mutad işyeri sayılmaz.
(3) İşçinin işini belirli bir ülkede mutad olarak yapmayıp devamlı olarak birden fazla ülkede yapması hâlinde iş sözleşmesi, işverenin esas işyerinin bulunduğu ülke hukukuna tâbidir.
(4) Ancak hâlin bütün şartlarına göre iş sözleşmesiyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması hâlinde sözleşmeye ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri yerine bu hukuk uygulanabilir.”

8. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (6098 sayılı Kanun) genel işlem koşullarına ilişkin 20 ilâ 25 inci maddeleri şöyledir:
“I. Genel olarak
MADDE 20- Genel işlem koşulları, bir sözleşme yapılırken düzenleyenin, ileride çok sayıdaki benzer sözleşmede kullanmak amacıyla, önceden, tek başına hazırlayarak karşı tarafa sunduğu sözleşme hükümleridir. Bu koşulların, sözleşme metninde veya ekinde yer alması, kapsamı, yazı türü ve şekli, nitelendirmede önem taşımaz.
Aynı amaçla düzenlenen sözleşmelerin metinlerinin özdeş olmaması, bu sözleşmelerin içerdiği hükümlerin, genel işlem koşulu sayılmasını engellemez.
Genel işlem koşulları içeren sözleşmeye veya ayrı bir sözleşmeye konulan bu koşulların her birinin tartışılarak kabul edildiğine ilişkin kayıtlar, tek başına, onları genel işlem koşulu olmaktan çıkarmaz.
Genel işlem koşullarıyla ilgili hükümler, sundukları hizmetleri kanun veya yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütmekte olan kişi ve kuruluşların hazırladıkları sözleşmelere de, niteliklerine bakılmaksızın uygulanır.

II. Kapsamı
1. Yazılmamış sayılma
MADDE 21- Karşı tarafın menfaatine aykırı genel işlem koşullarının sözleşmenin kapsamına girmesi, sözleşmenin yapılması sırasında düzenleyenin karşı tarafa, bu koşulların varlığı hakkında açıkça bilgi verip, bunların içeriğini öğrenme imkânı sağlamasına ve karşı tarafın da bu koşulları kabul etmesine bağlıdır. Aksi takdirde, genel işlem koşulları yazılmamış sayılır.
Sözleşmenin niteliğine ve işin özelliğine yabancı olan genel işlem koşulları da yazılmamış sayılır.

2. Yazılmamış sayılmanın sözleşmeye etkisi
MADDE 22- Sözleşmenin yazılmamış sayılan genel işlem koşulları dışındaki hükümleri geçerliliğini korur. Bu durumda düzenleyen, yazılmamış sayılan koşullar olmasaydı diğer hükümlerle sözleşmeyi yapmayacak olduğunu ileri süremez.

III. Yorumlanması
MADDE 23- Genel işlem koşullarında yer alan bir hüküm, açık ve anlaşılır değilse veya birden çok anlama geliyorsa, düzenleyenin aleyhine ve karşı tarafın lehine yorumlanır.

IV. Değiştirme yasağı
MADDE 24- Genel işlem koşullarının bulunduğu bir sözleşmede veya ayrı bir sözleşmede yer alan ve düzenleyene tek yanlı olarak karşı taraf aleyhine genel işlem koşulları içeren sözleşmenin bir hükmünü değiştirme ya da yeni düzenleme getirme yetkisi veren kayıtlar yazılmamış sayılır.

V. İçerik denetimi
MADDE 25- Genel işlem koşullarına, dürüstlük kurallarına aykırı olarak, karşı tarafın aleyhine veya onun durumunu ağırlaştırıcı nitelikte hükümler konulamaz.”

9. 4904 sayılı Türkiye İş Kurumu ile İlgili Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun (4904 sayılı Kanun)

10. Yurt dışı İstihdam Hizmetleri Yönetmeliği (Yönetmelik)

2. Değerlendirme
a. Ön sorun yönünden
1. Yargıtay Kanununun 15 inci maddesinin ikinci fıkrasında bir Yargıtay Dairesinin yerleşmiş içtihadından dönmek istemesi hâlinde ilgili Hukuk veya Ceza Genel Kurulunun içtihadı birleştirme yoluyla doğacak içtihat uyuşmazlığını gidereceği düzenlenmiştir. Diğer bir ifadeyle bir Yargıtay Dairesi kural olarak yerleşmiş içtihadıyla bağlı olup bundan dönmek isterse bu konuda karar verme yetkisi başka bir merciiye bırakılmıştır.

2. Bu yönteme başvurulması için ilgili Yargıtay Dairesince yapılmış bir başvurunun bulunması gerekmekte olup direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen somut uyuşmazlık içerisinde bu yolun işletilmesi mümkün olmadığından 2797 sayılı Kanun’un öngördüğü yöntemin eldeki dava yönünden Hukuk Genel Kurulunca resen işletilmesine olanak bulunmaktadır.

3. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında yabancı unsurlu uyuşmazlıklarda istikrarlı olarak Türk Hukuku uygulanmasına rağmen 2019 yılından itibaren bu içtihattan dönüldüğü, yerleşmiş içtihattan dönülmesinin ancak içtihatların birleştirilmesi yoluyla mümkün olduğundan Hukuk Genel Kurulunun öncelikle 2797 sayılı Kanun’un 15 inci maddesi uyarınca içtihatların birleştirilmesi yoluna başvurması gerektiği, bu aşamada esastan inceleme yapılmasının mümkün olmadığı ileri sürülmüşse de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

4. Hâl böyle olunca ön sorunun bulunmadığına oy çokluğu ile karar verilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir.


b. İşin esası yönünden
i. (1) numaralı uyuşmazlık yönünden
1. Bir uyuşmazlığın kanunlar ihtilafı hukukunun kapsamına girebilmesi için yabancılık unsuru içermesi gerekir. Yabancılık unsuru, hukuki işlemi bir devletin hukuk düzeni dışında en az bir veya daha fazla hukuk düzeni ile irtibatlı hâle getiren unsurdur. Yabancılık unsuru, şahıs bakımından ve yer bakımından ortaya çıkabilir. Şahıs bakımından yabancılık unsuru, kişinin tabiiyet durumuna, yer bakımından yabancılık unsuru hukuki ilişkinin hâkimin bulunduğu devletin dışında gerçekleşmesiyle ortaya çıkar. Buradan hareketle işçinin ya da işverenin yabancı olması, işverenin işletme merkezinin yabancı ülkede bulunması veya işin yabancı ülkede ifa edilmesi hâlinde iş sözleşmesinde yabancılık unsuru söz konusu olur.

2. Yabancılık unsuru içeren özel hukuk ilişkilerinden doğan uyuşmazlıkların çözümü konusunda yetkili bir milletlerarası mahkeme bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu tür uyuşmazlıklarda her devlet kendi mahkemelerinin yetkisini kendisi belirlemektedir. Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini belirleyen kurallar da 5718 sayılı Kanun’un 40 ıncı maddesinde genel olarak düzenlenmiş, devamında ise iş sözleşmeleri ve iş ilişkilerine ilişkin uyuşmazlıklar yönünden 44 üncü maddesinde özel kural öngörülmüştür.

3. Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 1 inci maddesinde yabancılık unsuru taşıyan özel hukuka ilişkin işlem ve ilişkilerde uygulanacak hukukun bu Kanun’a göre belirleneceği, 2 nci maddesinde hâkimin Türk kanunlar ihtilâfı kurallarını ve bu kurallara göre yetkili olan yabancı hukuku resen uygulayacağı ve yetkili yabancı hukukun muhtevasının tespitinde tarafların yardımını isteyebileceği düzenlenmiştir.

4. Bu kapsamda olmak üzere 5718 sayılı Kanun’un 27 nci maddesinde iş sözleşmeleri ile ilgili kanunlar ihtilafı kurallarına yer verilmiş olup maddenin birinci fıkrasında mutad işyeri hukukunun sağladığı asgari koruma saklı kalmak kaydıyla tarafların irade özgürlüğü kapsamında uygulanacak hukuku seçmeleri mümkün kılınmıştır. Bu hükme göre seçilen hukukun ilgili kurallarının uygulanması için işçi yönünden mutad işyeri hukukunun sağladığı asgari korumadan daha lehe hükümler içermesi gerekmektedir. Bu nedenle hâkim tarafından tarafların seçtiği hukuk ile mutad işyeri hukuku karşılaştırılmak suretiyle değerlendirme yapılmalıdır. 5718 sayılı Kanun’un 27 nci maddesinin birinci fıkrasındaki taraflara hukuk seçimi tanıyan kural subjektif bağlama kuralı olarak adlandırılmaktadır.

5. Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 27 nci maddesinin devam eden fıkralarında ise objektif bağlama kuralları belirlenmiştir. Bu kurallar tarafların hukuk seçimi yapmadığı veya hukuk seçimi yapılmış dâhi olsa yararlılık karşılaştırması yapılması gerektiğinde önem taşıyan düzenlemeler olup ikinci fıkraya göre taraflarca hukuk seçimi yapılmadığı takdirde iş sözleşmesine işçinin işini mutad olarak yaptığı yer hukuku uygulanacaktır.

6. Mutad işyeri kavramından işçinin işini fiilen yaptığı yer, işinin önemli bir kısmını yapmak için zamanını geçirdiği yer anlaşılmaktadır. Bu nedenledir ki, işçinin geçici görevlendirilmesi yani geçici olarak işini yapması hâlinde bu yer mutad işyeri olmamaktadır. İşin belirli bir yerde yapılmayıp sürekli olarak işin yapıldığı yerin değişmesi hâlinde de mutad işyerinden bahsedilemeyecektir. Örneğin sürekli olarak değişik ülkelerde gösteri yapan müzik ve gösteri topluluklarında uluslararası alanda faaliyet gösteren deniz, hava veya karayolu taşımacılığında uluslararası seyahat eden çalışanların mutad işyeri tespit edilememektedir (Cemal Şanlı, Emre Esen, İnci Ataman Figanmeşe, Milletlerarası Özel Hukuk, Yedinci Baskı, …, 2019, s.305).

7. İşçinin mutad işyeri belirlenirken sözleşme süresinin tamamında belirlenen tüm koşullar dikkate alınmalı, iş görme ediminin düzenli ve sürekli olarak ve bir bütün hâlinde nerede ifa edildiği tespit edilmelidir. Bu sebeple mutad işyerinin belirlenmesi sürecinde işçinin fiili işyeri önem arz etmeyecektir. Avrupa Adalet Divanının bir kararında da işçinin mutad işyeri belirlenirken bu faaliyetin ayırıcı özelliğini ortaya koyan tüm etkenler ışığında, işçinin işverene karşı yükümlülüklerinin büyük kısmının yerine getirildiği yerin dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir (AAD, Heiko Koelzsch v. Etat du Grand-Duché de Luxembourg C-29/10, 15.03.2011). Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.06.1989 tarihli ve 1989/10-316 Esas, 1989/41 Karar sayılı kararında da benzer hususlar vurgulanmıştır.

8. Mutad işyeri hukuku hem hukuk seçimi yapılan hâllerde hem de hukuk seçiminin yapılmadığı veya geçersiz olduğu hâllerde mahkeme tarafından resen dikkate alınıp incelenmelidir. Çünkü hukuk seçimi yapılmış ise hukuk seçiminin sınırı olarak işçinin mutad işyeri hukukunun emredici hükümlerinin asgari koruması kabul edilmiştir. Hukuk seçiminin olmadığı durumlarda ise ilkin mutad işyeri hukukunun dikkate alınması gerektiği Kanun’un 27 nci maddesinde hükme bağlanmıştır.

9. İşçi işini mutad olarak tek bir ülkede ifa etmiş ya da mutad işyerinden başka bir ülkeye geçici olarak gönderilmiş ise mutad işyerinin tespiti kolaydır ancak işçinin işini aynı yoğunlukta birden fazla ülkede ifa ettiği durumlarda mutad işyerinin belirlenmesi için gerekli olan işçinin işini ağırlıklı olarak ifa ettiği merkezin tespiti mümkün olmayıp 5718 sayılı Kanun’un 27 nci maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca işverenin esas işyerinin bulunduğu ülke hukukunun uygulanması gerekmektedir. Ayrıca eğer bu yerlerden başka bir yerin hukuku, somut olayın özelliğine göre daha sıkı ilişkili hukuk olarak nitelendiriliyorsa belirlenen daha sıkı ilişkili bu hukukun uygulama alanı bulabileceği de 27 nci maddenin açık hükmü gereğidir.

10. Mutad işyerinin tespit edilememesi hâlinde işverenin esas işyeri hukukunun uygulanacağı öngörülmüş ise de 5718 sayılı Kanun’da ayrıca işverenin esas işyerinin belirlenmesine ilişkin kriterlere yer verilmemiştir. Ancak Kanun’un 24 üncü maddesinin gerekçesinde sözleşmedeki edim borçlusunun ticari ve mesleki faaliyetler gereği yapılan sözleşmelerin madde kapsamında olmasının amaçlandığı belirtilmiş olmakla sadece tüzel kişileri değil gerçek kişileri de kapsayan işyeri kavramının kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda gerçek kişinin esas işyerinin ticari faaliyetlerinin bulunduğu yer; tüzel kişiler bakımından ise esas işyerinin ana sözleşmede veya ortaklık sözleşmesinde belirlenen ya da tüzel kişiliği olmayan birlikteliklerde ortaklığın fiilen idare edildiği yer olduğunu söylemek mümkündür.

11. Yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerinde taraflarca açık veya örtülü olarak bir hukuk seçimi yapılmadığı veya yapılan seçimin geçersiz olduğu hâllerde 5718 sayılı Kanun’un 27 nci maddesinin dördüncü fıkrası gereği daha sıkı ilişkili yer hukukunun uygulanması söz konusu olacaktır. Bu fıkra ile sözleşmenin zayıf tarafı olan işçinin korunması amaçlanmaktadır. Ancak sıkı ilişkili hukukun uygulanması konusunda hâkime takdir hakkı tanınmış olup mutad işyeri hukukunun hükümleri sıkı ilişkili hukukun hükümlerine göre işçinin daha lehine ise hâkim işçi açısından daha lehe olduğunu düşündüğü mutad işyeri hukukunu uygulamakta serbest olacaktır (Vahit Doğan, Milletlerarası Özel Hukuk, Ankara, Genişletilmiş Üçüncü Baskı, 2015, s.392).

12. Sonuç olarak Kanun’un 27 nci maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen daha sıkı ilişkili hukukun uygulanması ancak işçinin menfaatine ise olanaklıdır. Örneğin işçinin sosyal çevresinin Türkiye’de bulunması, Türkiye’nin sosyal güvence sistemi içinde yer alması, ücretinin Türkiye’de ve Türk Lirası üzerinden ödenmesi, işverenin Türk olması, iş sözleşmesinin Türk Hukukuna özgü kurumlar gözetilerek düzenlenmesi, Türk Hukukuna tâbi daha önceki bir iş sözleşmesine gönderme yapılması, iş sözleşmesinin Türkçe kaleme alınması gibi unsurların tamamının ya da önemli bir bölümünün varlığı hâlinde iş sözleşmesinin Türk Hukuku ile sıkı ilişki içinde olduğu sonucuna varılabilir (Doğa Elçin, Milletlerarası Unsurlu Bireysel ve Toplu İş Sözleşmelerine Uygulanacak Hukuk, Ankara, Birinci Baskı, 2012, s. 152).

13. Sözleşmenin belirli süreli olarak yapılıp yapılamayacağı, sözleşmenin sona ermesi nedeniyle işçinin hak kazanacağı tazminatlar, fazla çalışma, yıllık izin, işverence yapılan uygulama ve ödemelerin niteliği, zamanaşımı gibi hususlar 5718 sayılı Kanun’un 27 nci maddesi uyarınca tayin edilen hukuka göre değerlendirilmelidir.

14. Hâkimin yukarıda belirtilen subjektif ve objektif bağlama kuralları ile uygulanacak hukuku tespit ederken yabancı hukukun uygulanmasını engelleyen hâlleri de dikkate alması gerekmektedir. Bunlar 5718 sayılı Kanun’un 5 ve 6 ncı maddelerinde belirtilen kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kurallardır.

15. Belirtilmelidir ki, 5718 sayılı Kanun’un 5 inci maddesi gereğince her kamu düzenine aykırılığın değil sadece Türk kamu düzenine açıkça aykırılık durumlarının söz konusu yabancı hukukun ilgili hükmünün uygulanmasına engel olacağı kabul görmektedir. Maddede yer alan açıkça aykırılık kıstası kamu düzeninin istisnai karakterde bir uygulama olduğunu göstermektedir (Şanlı vd., s.78).

16. Başka bir anlatımla kanun koyucu yabancı hukukun uygulanmasının asıl olduğunu benimsemek suretiyle yabancı unsurlu uyuşmazlıklarda kamu düzeni müdahalesini sınırlı tutmuş ve yabancı hukukun uygulanmasına kamu düzeni sebebiyle engel olunmasının istisnai nitelikte olduğunu belirtmiştir. Bu yaklaşımla yabancı hukukta yer alan bir düzenlemenin iç hukukta yer alan düzenlemeden farklı olmasının her zaman kamu düzenine aykırılık oluşturmayacağı kabul edilmiştir.

17. Bu açıklamalar ışığında yabancı hukukun hangi hâllerde milli kamu düzenine aykırı sayılacağı önem arzetmektedir. Kamu düzeni doktrinde genel olarak bir toplumun, belirli bir zaman dilimi içerisinde siyasi, sosyal, ekonomik, ahlaki ve hukuki açılardan temel yapısını belirleyen ve temel çıkarlarını koruyan kurum ve kurallar bütünü olarak tanımlanmaktadır (Süha Tanrıver, “Yabancı Hakem Kararlarının Türkiye’de Tenfizinde Kamu Düzeninin Rolü”, Prof. Dr. Ali Bozer’e Armağan, Ankara, 1988, s.152).


18. Devletlerin vazgeçemeyeceği temel ilkeler, kamu düzenini ilgilendiren kurallar olup genel olarak kamu menfaat ve düzenini koruma amacını güden emredici kanun hükümlerine aykırılık, ahlâka, temel hak ve özgürlüklere aykırılık, kamu düzeninin müdahalesini gerektiren hususlardır (Cemal Şanlı, Uluslararası Ticari Akitlerin Hazırlanması ve Uyuşmazlıkların Çözüm Yolları, …, Üçüncü Basım, 2005, s. 208).

19. Kamu düzeni kavramının müdahale alanı son derece geniş ve yoruma müsaittir. Türk kamu düzeninin ihlalini gerektirecek hâller çoğunlukla emredici bir hükmün açıkça ihlali hâlinde düşünülecektir. Fakat her emredici hükmün ihlali hâlinde veya her emredici hükmü ihlâl eden bir yabancı kararın Türk kamu düzenine aykırı bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. İç hukuktaki kamu düzeninin çerçevesi, Türk hukukunun temel değerlerine, Türk genel adap ve ahlak anlayışına, Türk kanunlarının dayandığı temel adalet anlayışına, Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklere, milletlerarası alanda geçerli ortak prensiplere, medeni toplulukların müştereken benimsedikleri ahlâk ilkeleri ve adalet anlayışının ifadesi olan hukuk prensiplerine, toplumun medeniyet seviyesine, siyasi ve ekonomik rejimine, insan hak ve özgürlüklerine aykırılık şeklinde çizilebilir (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 10.02.2012 tarihli ve 2010/1 Esas, 2012/1 Karar sayılı kararı).

20. Bu nedenle Türk İş mevzuatında yer alan kuralların emredici niteliği kamu düzeni müdahalesini her zaman gerektirmemekte olup hâkim yabancı hukukun uygulanması gerektiğini tespit ettiği takdirde yabancı hukukun ilgili hükümlerinin doğuracağı sonuçların Türk kamu düzenine açıkça aykırı olup olmadığını incelemelidir.

21. Yabancı hukukun uygulanmasını engelleyen hâllerden bir diğeri ise 5718 sayılı Kanun’un 6 ncı maddesinde düzenlenen doğrudan uygulanan kurallardır. Doğrudan uygulanan kurallar devletin mali, ekonomik ve sosyal politikalarını gerçekleştirmek amacıyla çıkardığı kurallardır (Şanlı vd, s.7).

22. Doğrudan uygulanan kurallar hukuki işlem veya uyuşmazlığın niteliğine bakılmaksızın uygulama alanı bulan kurallardır. Zira doğrudan uygulanan kurallar düzenleme alanına giren hususlarda özel kanun niteliğinde kabul edilmekte ve yabancılık unsuru barındıran ilişkide yabancılık unsuru yokmuş ve ilişki bir iç hukuk ilişkisiymiş gibi kabul edilerek uygulanmaktadır. Doğrudan uygulanan kuralların kamu hukuku içinde yer alması gerekmemekle birlikte bu kurallar kamu menfaati gözeten müdahaleci kurallardır. Bu çerçevede de özel hukuk ilişkilerine etki etmektedir.

23. Nitekim 2008 yılında yürürlüğe giren Sözleşmeden Doğan Borç İlişkilerine Uygulanacak Hukuka İlişkin 593/2008 sayılı Roma I Tüzüğü (Roma I Tüzüğü) 9 uncu maddesinde doğrudan uygulanan kurallara ilişkin düzenleme getirmiştir. Buna göre, “(1) Doğrudan uygulanan kurallar, bir devletin politik, sosyal veya ekonomik yapısı gibi kamusal menfaatlerini koruması nedeniyle o devlet tarafından bu kuralların kapsamına giren her türlü durumda, işbu Tüzük uyarınca o sözleşmeye uygulanacak hukuka bakılmaksızın uygulanacak derecede önemli görülen kurallardır. (2) Bu Tüzükte yer alan hiçbir hüküm mahkemenin hukukunun doğrudan uygulanan kurallarının uygulanmasını sınırlamaz.”
24. Türk doktrinin de zayıf taraf olan işçinin korunmasının nihai amacının ülkedeki iş hayatını ve dolayısıyla toplum barışını korumak olduğu, bu nedenle de her ne kadar işçi özelinde işçinin çıkarını gözetme sonucuna ulaşılsa da bu tür kuralların sadece bireyin çıkarlarına hizmet etmemesi, aynı zamanda devletin sosyal, ekonomik ve politik çıkarlarına da hizmet etmesi nedeni ile doğrudan uygulanan kural olarak nitelendirilebileceği kabul edilmektedir. Ancak işçiyi koruyan her kuralın doğrudan uygulanacak kural olmadığı, her kuralın getirilme amacı doğrultusunda ayrı değerlendirme yapılması gerektiği unutulmamalıdır (Belkıs Vural Çelenk, “Yabancı Unsurlu İş Sözleşmelerinde For Devletinin Doğrudan Uygulanan Kurallarının Tespiti ve Uygulanması”, Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, 2017, Sayı 1, s.286).

25. Bir anlamda bu kurallar hukuk sisteminden çekilip çıkarıldığında kaos oluşma ihtimali söz konusu olmaktadır. Örneğin iş güvenliği, kadın işçilerin korunması, doğum izni, sosyal güvenliğe ilişkin kurallar işçiyi korumak için getirilmiş ve cezai yaptırımlarla desteklenmiş kurallardır. Bu kurallar işçinin korunmasını amaçlamakla birlikte temelinde devletin ekonomik düzenini ve sosyal barışı sağlarlar. Aynı şekilde asgari ücret, toplu işçi çıkarmaya ilişkin düzenlemeler kamu menfaati ile ilgili kabul edilmekte ve bu nedenle doğrudan uygulanan kural olarak değerlendirilmektedir (Elçin, s. 169).

26. Yine kamu düzeninde geçerli olduğu gibi her emredici kuralın doğrudan uygulanacak kural olmadığı gözetilmelidir. Hâkim önüne gelen yabancı unsurlu bir iş sözleşmesinden doğan uyuşmazlıkta öncelikle doğrudan uygulanan kural olarak uygulamak istediği kuralı, devlet organizasyonu kıstasında değerlendirerek kuralın devletin sosyal, ekonomik ve politik menfaatleri açısından önemini tespit etmeli, bir anlamda ilgili hükmün amacına bakmalıdır. Ardından uyuşmazlığın ilgili doğrudan uygulanan kuralın uygulama alanına girip girmediğini belirlemelidir (Vural Çelenk, s. 289).

27. Devlet organizasyonun korunması, çoğu olayda ülke ile belirli bir şekilde irtibatlı ya da ülkede gerçekleştirilen iş sözleşmelerinde söz konusu olur. Doğrudan uygulanacak kuralın amacı diğer bir ifadeyle düzenlemeyi hedeflediği alan ülkenin coğrafi sınırları olduğu takdirde kurala ilişkin ülkesellik gereği ilgili kural doğrudan uygulanan kural kabul edilse bile işin görüldüğü yerin bir başka ülke olması hâlinde uygulama alanı bulamazlar. Nitekim hafta tatili, dini ve milli bayram günleri ve ücretlerini düzenleyen hükümler doğrudan uygulanan kurallar olmakla birlikte uygulama alanı ancak ilgili ülkenin coğrafi sınırlarıdır. Örneğin tamamen yurt dışında ifa edilen bir iş ilişkisinde Türk hukukundaki asgari ücrete ilişkin kuralın uygulama alanına giren bir olay ya da ihtilâf söz konusu olmaz (Musa Aygül, “Yabancı Unsurlu İş Hukuku İhtilâfları ile İlgili Yargıtay Kararlarının Değerlendirilmesi”, Feriha Bilge Tanrıbilir, Gülce Gümüşlü Tunçağı (Editörler), 10. Yılında Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun, Ankara, 2017, s.525-526; Belkıs Vural Çelenk, “Yabancı Unsurlu İş Sözleşmelerinde For Devletinin Doğrudan Uygulanan Kurallarının Tespiti ve Uygulaması”, Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, 2017/1, s. 286).

28. Bu aşamada genel değerlendirmelerden sonra yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerine uygulanacak hukuka ilişkin ilk getirilen subjektif bağlama kuralı olan hukuk seçiminin yapılması durumunda bu seçimin geçerliliğine ve ilgisi nedeniyle 4094 sayılı Kanun’a dayanılarak çıkarılan Yönetmelik hükümlerinin incelenmesinde fayda bulunmaktadır.

29. Hukuk seçimi türleri ile ilgili olarak 5718 sayılı Kanun’un 27 nci maddesinde bir düzenleme bulunmamakla birlikte hukuk seçimi türleri ile ilgili olarak genel kural getiren sözleşmeden doğan borç ilişkilerinde uygulanacak hukuku düzenleyen 24 üncü madde de hukuk seçiminin geçerliliği için bir şekil şartı olmayıp seçimin geçerliliği için aranan taraf iradelerinin dış dünyaya nasıl yansıması gerektiğini gösteren düzenlemelerdir. Diğer bir ifadeyle hukuk seçiminin açık veya zımni olması tarafların beyanlarının dış dünyaya nasıl yansıdığı ile alakalı bir durumdur. Buna istinaden hukuk seçimi yazılı olabileceği gibi sözlü olarak da yapılabilir (İlyas Arslan, “5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun Uyarınca Sözleşmeden Doğan Borç İlişkilerinde Zımni Hukuk Seçimi”, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Cilt 33, Sayı 2, s.5).

30. Yurt dışı İstihdam Hizmetleri Yönetmeliği ile yurt dışındaki işlere işçi, işçilere iş bulunması, işverenlerle işçiler arasında yapılacak iş sözleşmelerine aracılık edilmesi ve yurt dışına gidecek işçilerin işlemlerinin yapılmasına ilişkin usul ve esaslar belirlenmiştir. Yönetmelik kapsamına yurt dışındaki işleri için Türkiye’den işçi götürmek isteyen Türk veya yabancı tüm firmalar girmekte olup işçi yönünden ise bir iş sözleşmesine dayanarak işverenin yurt dışındaki işlerinde çalışacak gerçek kişiler Yönetmeliğin kapsamına girmektedir.

31. Yurt dışı İstihdam Hizmetleri Yönetmeliği’nin 8 inci maddesinde yabancı bir ülkede Türk işçisi çalıştırmak isteyen firmalara, yurt dışına çalıştırmak için götürmek istedikleri işçiler ile örneği Türkiye İş Kurumu tarafından hazırlanan iş sözleşmelerini imzalamaları ve akabinde Türkiye İş Kurumuna onaylatmaları şartı getirilmiştir. Aksi hâlde firmalara idari para cezası öngörülmüştür.

32. Türkiye İş Kurumu tarafından hazırlanan sözü edilen yurt dışı iş sözleşmeleri ile bir anlamda yurt dışına götürülen işçilere asgari bir koruma sağlanmak amaçlanmaktadır. Yurt dışı iş sözleşmelerinde hukuk seçimine ilişkin hükümler de bulunmaktadır. Sözleşmelerin bazılarında bir bütün olarak genel hukuk seçimine ilişkin hükümler bulunmakta iken bazı sözleşmelerde ise bazı konular kapsamında hukuk seçimine ilişkin hükümlere yer verildiği görülmektedir. Öte yandan Türkiye’nin taraf olduğu bazı ikili işgücü anlaşmalarında anlaşmanın kapsamına giren iş sözleşmelerinde taraflara hukuk seçimi hakkı tanınmamış ve işçi ile işveren arasındaki ihtilafların çözümünün belli bir ülke hukukuna göre çözülmesi esası benimsenmiştir.

33. Türk İş Kurumu tarafından hazırlanan yurt dışı iş sözleşmelerinde yer alan hukuk seçimine dair hükümlerde Milletlerarası Özel Hukukta kabul görmüş mutad işyeri ifadesi yerine çalışılan ülke ifadesi kullanılmış ise de aslında çalışılan ülke ile kastedilen mutad işyeridir. Zira mutad işyerinden esas olarak işçinin fiilen işini yaptığı yer anlaşılmaktadır (Aynı yönde Musa Aygül, Canan Erdoğan, Türkiye İş Kurumu Tarafından Hazırlanan Yurt Dışı Hizmet Akitlerindeki Hukuk Seçimine Dair Kayıtların Geçerliliği”, Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, Cilt Prof. Dr. M. Fatih Uşan’a Dekanlıkta 10. Yıl Anısına Teşekkür Armağanı, 2022, Sayı 2, s.765-766).

34. Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, yurt dışı iş sözleşmelerinin taraflarca imzalanıp Türkiye İş Kurumu tarafından onaylanması kanuni bir yükümlülük olmakla birlikte işçilerin Türkiye İş Kurumunun internet sayfasında yayınlanan bu sözleşme hükümlerini öğrenebilme imkânları bulunmaktadır. Ayrıca yine bu hükümlerin bizzat sözleşmede yer alması sebebiyle işçinin bu hükümleri her zaman öğrenme imkânı bulunmaktadır.

35. Yurt dışı iş sözleşmelerinin çok sayıda benzer sözleşmelerde kullanılmak amacıyla idare tarafından tek taraflı hazırlanması karşısında hükümlerinin genel işlem koşulu niteliğinde olduğunu söylemek mümkündür. Ayrıca Kurum tarafından hazırlanan bu sözleşmelerin standart-tip sözleşme olması ile de genel işlem koşullarının ağırlıklı olarak kullanıldığı sözleşmeler olduğunu söylemek gerekir (Gaye Baycık, “Çalıştırılmak Üzere Yurt Dışına Götürülen Türk İşçilerin Açtıkları Davalarda Uygulanacak Hukuk”, Yurt Dışı Hizmet Sözleşmelerinde Milletlerarası Özel Hukuk Uygulaması İş Hukuku Sorunları, Elli İkinci Çözüm Arama Konferansı, Intes Yayınları, s.106; Aygül, Erdoğan, s.7771).

36. Türk Borçlar Kanunu’nun 20 ve devamı maddelerinde düzenlenen genel işlem koşulları bir sözleşme yapılırken düzenleyenin ileride çok sayıda benzer sözleşmede kullanmak amacıyla önceden tek başına hazırlayarak karşı tarafa sunduğu sözleşme hükümleridir. Genel işlem koşulları ilk defa 6098 sayılı Kanun’un 20 nci maddesinin birinci fıkrasında tanımlanmıştır. Genel işlem koşullarının İş Hukukundaki görünüm şekli ise genel iş koşullarıdır. Bu nedenle 6098 sayılı Kanun’un genel işlem koşullarını düzenleyen 20 ilâ 25 inci maddeleri genel iş koşulları hakkında da uygulanır.

37. Tanımdan hareketle genel işlem koşullarının varlığı için bazı unsurların mevcut olması gerektiğini söylemek mümkündür. Bu unsurlar; sözleşme şartlarının tek taraflı olarak hazırlanmış olması, şartlar hazırlanırken çok sayıda sözleşmede kullanılmalarının amaçlanması ve karşı taraf ile müzakere konusu yapılmamış olmasıdır. Hukuki ilişkinin içeriğini oluşturan genel işlem koşullarının idari denetimden geçiyor olması, hükümlerin meslek birliklerince hazırlanması veya başkaca kuruluş ve Bakanlıkların görüşü alınarak düzenlenmesi bu hükümlerin genel işlem koşulu niteliğini ortadan kaldırmaz (Murat Aydoğdu, Türk Borçlar Hukuku’nda Genel İşlem Koşullarının ve Tüketici Hukuku’nda Haksız Şart Denetimi, Ankara, Birinci Baskı, 2014,s. 7 vd; Ayşe Havutçu, “6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Genel İşlem şartlarına İlişkin Hükümlerinin Değerlendirilmesi”, … Barosu Dergisi, Nisan 2011, Sayı 2, s.31). Unsurların varlığı hâlinde genel işlem koşulları yürürlük, yorum ve içerik denetimine tâbi olmaktadır.

38. Yürürlük denetimi 6098 sayılı Kanun’un 21 inci maddesi gereği genel işlem koşullarını düzenleyen taraf, karşı tarafa söz konusu koşulların varlığı hakkında açıkça bilgi verip içeriğinin öğrenmesine imkân sağlamalıdır. Aksi hâlde genel işlem koşulları yazılmamış sayılır. Yurt dışı iş sözleşmelerinin taraflarca imzalanıp Türkiye İş Kurumu tarafından onaylanması kanuni bir yükümlülük olmakla birlikte işçilerin Türkiye İş Kurumunun internet sayfasında yayınlanan bu sözleşme hükümlerini öğrenebilme imkânları bulunmaktadır. Ayrıca yine bu hükümlerin bizzat sözleşmede yer alması sebebiyle işçinin bu genel işlem şartlarını öğrenme imkânı her zaman bulunmaktadır (Baycık, s.109; Aydoğdu, s.25; Aygül, Erdoğan, s. 773).

39. Yorum denetimi ise 6098 sayılı Kanun’un 23 üncü maddesinde öngörülmekle hüküm gereği genel işlem koşullarının yorumlanması ihtiyacı gerektiğinde düzenleyen aleyhine ve karşı taraf lehine olan yorum benimsenir. Bu ilke ve İş Hukukunda hâkim olan işçi lehine yorum ilkesi gereğince yurt dışı iş sözleşmelerinde bir hükmün işçi lehine yorumlanması gerekir.

40. İçerik yönünden ise 25 inci madde de genel işlem koşullarının dürüstlük kurallarına aykırı olacak ölçüde karşı tarafın menfaatine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Buna göre içerik denetiminden anlaşılması gereken ise söz konusu kuralların dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı açısından incelenmesidir. Hukuk sisteminde içerik denetimine ihtiyaç duyulmasının nedeni taraflar arasında olması gereken sözleşme dengesinin bozulmasıdır.

41. Bu durumda 6098 sayılı Kanun’un genel işlem koşullarına ilişkin hükümlerinin hukuk seçimi anlaşmasının geçersizliğine gerekçe olamayacağını belirtmek gerekir. Söz konusu hükümler, hukuk seçimi anlaşmasına uygulanacak hukukun Türk Hukuku olması hâlinde işlev görebilir. Bunun dışında 6098 sayılı Kanun’un bahsi geçen hükümleri, bunların doğrudan uygulanan kural niteliğinde kabul edilmeleri yahut yabancı hukukun ilgili hükümlerinin uygulanmasının Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması hâlinde uygulanabilir (Rifat Erten, Yurt Dışında Çalışan Türk Vatandaşı İşçilerin Türkiye’de Açtıkları İşçi Alacaklarına Dair Davalarda Milletlerarası Yetki ve Uygulanacak Hukuk Meseleleri, Prof. Dr. Rıza Ayhan’a Armağan, Cilt I, Ankara, 2022, s.244).

42. Yabancı unsurlu iş sözleşmelerinde hukuk seçimi kayıtlarının dürüstlük kurallarına aykırı olduğunu ileri sürmek de mümkün değildir. Zira hukuk seçimi yapılmamış olsaydı dahi 5718 sayılı Kanun gereği uygulanacak hukuk mutad işyeri hukukudur. Bu bağlamda yurt dışı iş sözleşmelerinde de çalışılan ülke hukukunun uygulanacağının belirtilmesinin mutad işyeri hukukunun seçildiği anlamı taşıdığından dürüstlük kurallarına aykırılık da söz konusu olmaz (Baycık, s.113; Aygül, Erdoğan, s. 775).

43. Öte yandan yurt dışı iş sözleşmelerinde işverenin bilgi verme yükümlülüğüne yönelik maddelerin düzenleniş amacının çalışılan ülke mevzuatına aykırı işveren uygulamasının önüne geçmek olduğu kabul edilmelidir. Bir başka anlatımla bu tür maddeler işverenin çalışılan ülke mevzuatına uygun hareket etmesini sağlamaya, bu bağlamda işçinin çalışılan ülke mevzuatına uygun olarak hak ve alacaklarını garanti altına almaya yöneliktir. Dolayısıyla işverenin bilgi verme yükümlüğünü ihlal etmesinin uyuşmazlığa çalışılan ülke mevzuatının uygulanmasını engeller mahiyette görülemez.

44. Ayrıca açık olmayan hükümlerin yorumlanmasında işçi lehine yorum yöntemine başvurulması mümkün olup yorum gerektirmeyecek kadar açık olan hükümlerin işçi lehine yorumlanması olanaklı değildir. Bu nedenle işçi lehine yorum ilkesi yabancılık unsuru bulunan uyuşmazlıklarda ancak uygulanacak hukuk açıkça seçilmediğinde ve daha sıkı ilişkili hukukun tespiti bakımından gerektiğinde uygulanabilir. Açıkça hukuk seçimi yapılması durumunda ise daha sıkı ilişkili hukuk yönünden değerlendirme yapılmasına 5718 sayılı Kanun hükümleri karşısında imkân bulunmamaktadır.

45. Somut uyuşmazlıkta davacı davalı işverene ait yurt dışı şantiyelerde çalıştığını ve ücretinin USD üzerinden ödendiğini, iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem tazminatı ile bir kısım işçilik alacaklarının davalıdan tahsilini talep etmiş, davalı işveren ise davacının yurt dışı şantiyelerinde çalışması sebebiyle uyuşmazlığın yabancı hukuka göre çözümlenmesi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece ve Bölge Adliye Mahkemesince davalı vekilinin bu savunmasına itibar edilmeyerek uyuşmazlığa Türk Hukuku uygulanmak suretiyle karar verilmiştir.

46. Ancak dosya içeriğinden davacının davalı şirketin yurt dışındaki işyerlerinde 01.05.1984-20.10.2015 tarihleri arasında fasılalı çalıştığı anlaşılmakta olup taraflar arasında 15.11.2011 ve 25.11.2013 tarihli iki tane yurt dışı iş sözleşmesinin imzalandığı tespit edilmiştir.

47. Öncelikle belirtilmelidir ki, davacının bütün çalışmaları yurt dışında geçtiğinden iş ilişkisinde yabancılık unsuru mevcut olmakla birlikte taraflar arasında hukuk seçimi anlaşması yapıldığına dair iş sözleşmesinde hüküm bulunmayan çalışma dönemleri yönünden Türk Hukukunun ve dolayısıyla 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerinin uygulanması gerektiği konusunda Özel Daire ile Bölge Adliye Mahkemesi arasında ihtilaf bulunmamaktadır.

48. Ancak 15.11.2011-28.08.2013 tarihleri arasındaki çalışma dönemine ilişkin imzalanan 15.11.2011 tarihli yurt dışı iş sözleşmesinin 16 ncı maddesinde çalışılan ülke olan Umman Sultanlığının ilgili yasaları ve düzenlemelerinin uygulanacağının ifade edildiği, 26.11.2013-20.10.2015 tarihleri arasındaki çalışma dönemine ilişkin imzalanan 25.11.2013 tarihli yurt dışı iş sözleşmesinin tarafların iş ilişkisindeki hak ve yükümlüklerine ilişkin çalışma süresi, fesih, yıllık ücretli izin, fazla mesai, hafta tatili ve genel tatil ücreti alacaklarına ilişkin maddelerinde çalışılan ülke mevzuatının uygulanacağının belirtildiği, yine sözleşmenin 16 ncı maddesinde anlaşmazlık hâlinde uygulanacak mevzuata ilişkin ihtilaf durumunda sözleşme maddelerinde çalışılan ülke mevzuatının geçerli olduğunun belirtildiği hususlardaki ihtilafların çözümünde öncelikle çalışılan ülke mevzuatının uygulanacağının ifade edildiği görülmüştür.

49. Bu itibarla davacının 15.11.2011-28.08.2013 tarihleri arasında Umman’da geçen çalışma dönemi yönünden Umman Hukukunun ve 26.11.2013-20.10.2015 tarihleri arasında Irak’ta geçen çalışma dönemi yönünden Irak Hukukunun uygulanması konusunda tarafların hukuk seçimi yaptıklarının kabulü gerekmektedir. Ayrıca bu iki dönem yönünden Umman ve Irak Hukuklarının aynı zamanda mutad işyeri hukuku olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle belirtilen çalışma dönemleri yönünden bu iki ülke hukuku uygulanmalıdır.

50. Hâl böyle olunca Umman ve Irak Hukuku alanında uzman bilirkişiden rapor alınmak suretiyle dava konusu uyuşmazlıklar bakımından değerlendirme yapılması ve dosya kapsamındaki delil durumu ile birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken Türk Hukuku uygulanmak suretiyle sonuca gidilmesi usul ve yasaya uygun değildir.

51. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, hukuk seçiminin iş sözleşmelerinin özel niteliği gereği zayıf taraf olan işçiyi korumak amacıyla ancak işçi lehine olmak kaydıyla sınırlı olarak tanındığı, taraflar arasında imzalanan iş sözleşmesinde seçilen hukuka ilişkin hükümlerin genel işlem koşulu niteliğinde olup matbu hazırlandığı, sözleşme hazırlanırken sözleşmenin yapılması sırasında karşı taraf olan işçiye uyuşmazlığa seçilen hukukun uygulanacağı hakkında açıkça bilgi verilmediği, bunların içeriğini öğrenme imkânı sağlanmadığı ve işçinin bu koşulları açıkça kabul ettiğinin belirtilmediği, bu nedenle taraflar için bağlayıcılığı olmayacağı, 6098 sayılı Kanun’un 21 inci maddesinin emredici düzenlemesi karşısında yazılmamış sayılması gerektiği, bu nedenle Umman ve Irak Hukukunun uygulanmasına yönelik sözleşme hükümlerinin geçersiz olduğu, ayrıca taraflar arasında eylemli olarak iş ilişkisinde Türk Hukukunun uygulandığı, 5718 sayılı Kanun’un 5 ve 6 ncı maddeleri kapsamında davacısı Türk ve işvereni de Türk Hukuk Mevzuatına tâbi olan uyuşmazlıkta Türk İş Hukukunun doğrudan uygulanan kurallar olması sebebiyle Türk Hukukunun uygulanmasının isabetli olduğu ve direnme kararının usul ve yasaya uygun olduğu görüşü ileri sürülmüşse de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

52. O hâlde Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır.

53. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

ii. (2) numaralı uyuşmazlık yönünden
1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 141 inci maddesinin üçüncü fıkrası ile kararlarda gerekçenin önemi Anayasa düzeyinde vurgulanmış olup gerekçe ve hüküm birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.

2. Öte yandan 6100 sayılı Kanun’un 297 nci maddesinde bir mahkeme hükmünün neleri kapsaması gerektiği açıklanmıştır. Bu düzenleme uyarınca bir mahkeme kararında tarafların iddia ve savunmalarının özetinin, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesinin, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin birer birer şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekli olup bu kısım, hükmün gerekçe bölümüdür.

3. Kararın açık ve gerekçeli olması hukuki dinlenilme hakkının sağlanması açısından önemlidir. Tarafların ileri sürdüğü iddia ve savunmalar ve bunların dayandıkları deliller kararda tartışılıp gerekçeleri açıklandığı ölçüde karar, hukuki dinlenilme hakkına uygun bir karar olacaktır. İddia ve savunmaların kararda tartışılması, gösterilen delillerin incelenmesi, neden bir kısmının diğerine üstün tutulduğunun belirtilmesi ancak gerekçeyle mümkün olacaktır.

4. Ayrıca kararda maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiği, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığı ortaya konulmalı, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantı açıklanmalıdır. Tarafların o dava yönünden hukuk düzenince hangi nedenle haklı ya da haksız olduğunu anlayıp değerlendirilebilmeleri ve Yargıtayın hukuka uygunluk denetimi yapabilmesi için usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçenin bulunması bu yasal ve Anayasal düzenleme karşısında zorunludur. Aksi hâlde kararın gerekçeli olduğundan bahsetmek mümkün değildir.

5. Hâkim, gerekçe sayesinde verdiği hükmün doğru olup olmadığını, yani kendini denetler. Üst mahkeme de, bir hükmün hukuka uygun olup olmadığını ancak gerekçe sayesinde denetleyebilir. Taraflar da ancak gerekçe sayesinde haklı olup olmadıklarını daha iyi anlayabilirler. Bir hüküm, ne kadar haklı olursa olsun, gerekçesiz ise tarafları doyurmaz (Baki Kuru, Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Yirmi ikinci Baskı, Ankara 2011, s. 472).

6. Ayrıca 07.06.1976 tarihli ve 1976/3-4 Esas, 1976/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde yer alan “Gerekçenin ilgili bilgi ve belgelerin isabetle takdir edildiğini gösterir biçimde geçerli ve yasal olması aranmalıdır. Gerekçenin bu niteliği yasa koyucunun amacına uygun olduğu gibi, kararı aydınlatmak, keyfiliği önlemek ve tarafları tatmin etmek niteliği de tartışma götürmez bir gerçektir.” şeklindeki açıklama ile de aynı ilkeye vurgu yapılmıştır.

7. Öte yandan mahkeme kararlarının taraflar, bazen de ilgili olabilecekleri başka hukuki ihtilaflar yönünden etkili ve bağlayıcı kabul edilebilmeleri, başka bir dava yönünden kesin hüküm, kesin veya güçlü delil oluşturup oluşturamayacağı gibi hukuksal değerlendirmeler de bu kararların yukarıda açıklanan nitelikte bir gerekçeyi içermesiyle mümkündür.

8. Somut olayda; İlk Derece Mahkemesince davacının davalı şirketin yurt dışı şantiyelerinde toplam 15 yıl 10 ay 26 gün çalıştığı kabul edilmek suretiyle verilen karara karşı davalı vekilinin yaptığı istinaf başvurusu Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddedilmiş, bu kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece İlk Derece Mahkemesince hükme esas alınan bilirkişi raporunda davalı işverenin başka bir dosyada verdiği cevap dilekçesinden bahsedilerek 27.10.2004-13.10.2005 ve 16.06.2006-29.06.2007 tarihleri arasındaki dönemlerin hizmet süresine eklenmesine ilişkin kabulü gerekçe içermediği belirtilerek karar bozulmuştur.

9. İlk Derece Mahkemesince hükme esas alınan bilirkişi raporunda davacının hizmet cetveli, yurda giriş-çıkış kayıtları ve banka hesap hareketleri değerlendirilerek hizmet süresi belirlenmiş ve 27.10.2004-13.10.2005 ve 16.06.2006-29.06.2007 tarihleri arasındaki çalışma dönemleri davalı işverenin başka bir mahkemeye verdiği cevap dilekçesinde davacının işyerlerinde çalıştığını kabul ettiği olgusundan hareketle hizmet süresine eklenmiş ise de söz konusu dosya görülmekte olan bu dava dosyası içinde bulunmadığı gibi bu kabule ilişkin gerekçe de oluşturulmaksızın karar verilmiştir. Bu nedenle kararın hizmet süresine ilişkin bölümü yönünden yargısal denetim yapılması mümkün değildir.

10. Bu itibarla İlk Derece Mahkemesince 27.10.2004-13.10.2005 ve 16.06.2006-29.06.2007 tarihleri arasındaki çalışma dönemlerinin davalı nezdinde geçen diğer hizmet süreleri ile birleştirilmesine ilişkin kabul yönünden Anayasal ve yasal düzenlemelere uygun gerekçe oluşturulması gerekmektedir.

11. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

12. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
(1) numaralı uyuşmazlık yönünden davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince Özel Daire bozma kararında belirtilen gerekçe ve nedenlerden dolayı BOZULMASINA oy çokluğuyla,

(2) numaralı uyuşmazlık yönünden davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince Özel Daire bozma kararında belirtilen gerekçe ve nedenlerden dolayı BOZULMASINA oy birliğiyle,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,

Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca kararı veren İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,10.05.2023 tarihinde kesin olarak karar verildi.

T.C. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi         

2022/2907 E.  

2023/4228 K.

28.09.2023 T.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 15. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2021/372 E., 2022/480 K.
KARAR : Esastan ret
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 18. Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2018/473 E., 2020/308 K.

Taraflar arasındaki mirasçılık belgesinin iptali ve yeni mirasçılık belgesinin verilmesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.

Kararın davalı … vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı … vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:


I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin babası …’ın 17.03.2016 tarihinde vefat ettiğini, davalılardan … ile murisin Ankara 52. Noterliğinde 05.01.2015 tarih ve 00235 yevmiye numaralı mirastan feragat sözleşmesi düzenlediğini, Fatmagül’ün miras payının tamamından ve saklı paya ilişkin miras hakkından feragat ettiğini, ancak buna rağmen Kızılcahamam Sulh Hukuk Mahkemesinin 2018/223 Esas, 2018/212 Karar sayılı dosyası ile muris …’ın mirasçısıymış gibi veraset belgesi aldığını, davalının mirasçılık sıfatının bulunmadığını belirterek Kızılcahamam Sulh Hukuk Mahkemesinin 2018/223 Esas, 2018/212 Karar sayılı veraset ilâmının iptali ile yeniden veraset ilâmının düzenlenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

II. CEVAP
Davalılardan … vekili cevap dilekçesinde; davacının bu davaya dayanak yaptığı mirastan feragat belgesinin Ankara 8. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2016/490 Esas, 2016/594 Karar sayılı ilâmı ile geçersiz sayıldığını ve kesinleştiğini, öncelikle kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, müvekkili …’ın şizofreni hastası olduğunu, 2001 yılından beri Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde psikiyatri bölümünde tedavi gördüğünü, feragat sözleşmesinin müvekkili temyiz kudretine sahip bulunmadığından geçerli olmadığını, davalının murisin yasal mirasçısı olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; muris …’ın 17.03.2016 tarihinde öldüğü, geriye mirasçısı olarak eşi … ile çocukları …, …, …, … ve … ile mirasçılık sıfatını kaybeden davalı …’ın kaldığının anlaşıldığı gerekçesiyle Kızılcahamam Sulh Hukuk Mahkemesinin 2018/223 Esas, 2018/212 Karar sayılı veraset ilâmının iptaline, …’ın mirasçılık sıfatını kaybetmesi nedeniyle muris …’ın mirasının 20 pay kabul edilerek 5 payının eşi …’a, 3’erden 15 payının da çocukları diğer davalılar …, …, …, … ve …’a aidiyetine ve davanın kabulüne karar verilmiştir.

IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.

B. İstinaf Sebepleri
Davalının 2001 yılından beri şizofreni hastası olarak tedavi gördüğünü, hastalığın algılama ve doğru karar verme yeteneğine tesir ettiğini, kolay etki alına alınabileceğini, davacının davalıyı kandırmak suretiyle feragat sözleşmesini imzalattığını, kesinleşmiş mahkeme kararının dikkate alınmadığını, gerekçesiz ve denetime elverişli olmayan adli tıp raporunun hükme esas alındığını, rapora karşı itirazlarının dikkate alınmadığını, davalının yüzde seksen oranında engelli olduğu hususundaki rapor arasındaki çelişkinin giderilmediğini, rapora yönelik itirazlarının genel kuruldan rapor almak suretiyle giderilmesi gerektiğini, raporu düzenleyen doktorlar hakkındaki sahtelik iddiasına yönelik savcılık dosya sonucunun beklenmediğini, tanık beyanları çelişkili olduğu hâlde gerekçe gösterilmediğini belirtmek suretiyle istinaf etmiştir.

C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davalı …’ın feragat sözleşmesini bilerek ve isteyerek imzaladığı, sözleşme tarihinde fiil ehliyetini ortadan kaldıran bir durumun olmadığı, eldeki davada kendisini temsil etmek üzere vekil tayin edebildiği, bugüne kadar kısıtlanmasına ilişkin bir işlem yapılmadığı da gözetildiğinde dosyadaki delillerin hükme yeterli olduğu, Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınmamasında bir usulsüzlük bulunmadığı; öte yandan kesin hüküm iddiasına konu Ankara 8. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2016/490 Esas, 2016/594 Karar sayılı kararının, savcılık tarafından davalı … tarafından düzenlenen feragatnamenin gereğinin yapılması hususunda talepte bulunulması üzerine Mahkemece feragat sözleşmesinin vasiyetnamenin açılması hükümlerine tâbi olmadığı gerekçesiyle talebin reddine ilişkin olduğu, eldeki dava ile konusunun aynı olmadığı, bu nedenle kesin hüküm teşkil etmediği gerekçesiyle Mahkemece verilen karar usul ve yasaya uygun bulunarak davalının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

B. Temyiz Sebepleri
İstinaf dilekçesi tekrarlanarak, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf itirazları karşılanmaksızın gerekçesiz karar oluşturduğu belirtilerek temyiz talebinde bulunulmuştur.

C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, mirasçılık belgesinin mirastan feragat nedeniyle iptali ile yeni mirasçılık belgesi verilmesi istemlerine ilişkindir.

2. İlgili Hukuk
1. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 598 inci maddesinin birinci fıkrası hükmünde, başvuru üzerine yasal mirasçı oldukları belirlenenlere sulh mahkemesince mirasçılık sıfatlarını gösteren bir belge verileceği açıklanmıştır.

2. Mirasçılık belgesi istemek, maddi bir olayın varlığını ikrar ile kişiler arasındaki soybağı ilişkisini tespit ettirmekten ibarettir. Hakkında mirastan çıkarma ve yoksunluk sebepleri gerçekleşen veya mirası reddeden ya da mirastan feragat eden mirasçının tereke ile ilişkisi tümden kesilmiş sayılmaz. Mirastan çıkarma ve yoksunluk sebeplerinin gerçekleşmesi ya da mirasın reddi veya mirastan feragat edilmiş olması, ilgili kişinin mirasçılık belgesi istemesine engel bir neden olmadığı gibi, ilgili kişinin mirasçılık sıfatını da ortadan kaldırmaz. Bu nedenle mirasçılardan biri veya birkaçı yönünden mirastan çıkarma ve yoksunluk sebeplerinin gerçekleşmesi ya da mirasın reddi veya mirastan feragat edilmiş olması durumunda bu olgular yok sayılarak miras bırakanın tüm mirasçılarını ve miras paylarını gösterir şekilde mirasçılık belgesinin düzenlenmesi, hüküm yerinde ilgili mirasçı veya mirasçılar yönünden mirastan çıkarma ve yoksunluk sebeplerinin gerçekleştiği ya da mirası ret veya mirastan feragat ettikleri açıklanarak ret, feragat, mirasçılıktan çıkarma, mirastan yoksunluk hukuki sonuçlarının terekenin bölüştürülmesi sırasında gözetileceğine işaret edilmek suretiyle mirasçılık sıfatını yitiren kişinin payının kime veya kimlere kaldığını gösterir mirasçılık belgesi verilmelidir.

3. Değerlendirme
1. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olaya gelince; Kızılcahamam Sulh Hukuk Mahkemesinin 2018/223 Esas, 2018/212 Karar sayılı dava dosyasında mirasçı olarak gösterilen davalı Fatmanur İlhan’ın miras payından feragat etmesi nedeniyle, iptale ilişkin kararda feragat yokmuş gibi tüm mirasçıların gösterilmesi, sonrasında feragat durumuna işaret edilmesi; ancak miras payından feragat nedeni ile miras payının kime kalacağının da belirtilmesi gerekmektedir.
2. O hâlde, mirasçılık belgesinin iptali üzerine yeniden verilecek mirasçılık belgesinde irs ilişkisinin kesilmemesi amacı ile muris …’ın mirasından feragat eden …’ın mirasçı olarak gösterilmesi, HMK’nın 297 nci maddesi uyarınca infazda tereddüt oluşturmayacak şekilde mirastan feragat nedeniyle miras payının kime kalacağının payları da gösterilmek suretiyle belirlenmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş; bu nedenle hükmün bozulması gerekmiştir.

VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,

2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,

Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,

Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,

28.09.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

T.C. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi

2024/6366 E.

2024/9427 K.

04.06.2024 T.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi

SAYISI : 2023/1419 E., 2023/2306 K.

KARAR : İstinaf başvurusunun esastan reddi

İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul Anadolu 15. İş Mahkemesi

SAYISI : 2018/533 E., 2023/153 K.

Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesinin 18.10.2018 tarihli kararı ile görevsizlik kararı verilmesinin hatalı olduğu gerekçesi ile yeniden yargılama yapılmak üzere İlk Derece Mahkemesi kararının ortadan kaldırılmasına ve dosyanın Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesinin kaldırma kararı sonrası İlk Derece Mahkemesince yeniden yapılan yargılama sonucunda, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildi. Davalı vekilince temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasının istenilmesi üzerine, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 04.06.2024 Salı günü tayin edilerek taraflara tebligat gönderilmiştir. Duruşma günü davalı vekili Avukat … ile davacı vekili Avukat … geldiler. Duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya sonverildi. Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereğidüşünüldü:

I. DAVA

Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı işyerinde 07.09.2007-10.04.2017 tarihine kadar davalı bünyesinde en son genel müdür ünvanı ile, işletmenin ve işyerinin bütününü sevk ve idare etmekle yetkili ve sadece Yönetim Kuruluna bağlı işveren vekili olarak aylık net 25.000,00 TL ücretle çalıştığını, taraflar arasında öncelikle işe giriş sırasında tüm personelle imzalanan klasik ve herhangi bir özel hüküm içermeyen iş sözleşmesi imzalandığını, fakat müvekkilinin pozisyonu gereği iş sözleşmesinin 22.12.2016tarihli ek protokol ile revize edildiğini, ek protokol ile taraflar arasında imzalanan iş sözleşmesinin (7.2) ve(7.3) hükümlerinin yazılmış sayılmasına ve iş sözleşmesine “Fesih Maddesi” başlıklı 8 inci maddenin eklenmesine karar verildiğini, davacının iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini, 42.143,56 TL kıdem tazminatı, 33.475,54 TL ihbar tazminatı ve 10 günlük çalışmasının karşılığı olarak 5.133,31 TL ücret alacağının ödendiğini, bu ödemenin eksik olduğunu, davacının gerçek ücretinin çalıştığı tüm süre boyunca eksik bildirildiğini, işten ayrılmadan önce net 25.000,00 TL ücret alıyor olmasına rağmen 15.000,00 TL üzerinden sigortalı gösterildiğini, elden ücret uygulamasının işyerinde genel bir uygulama olduğunu belirterek ihbar tazminatı, yıllık ücretli izin alacağı, prim alacağı ile ücret ve iade alınan bilgisayar bedeli alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

II. CEVAP

Davalı vekili cevap dilekçesinde; öncelikle görev itirazında bulunduklarını, davacının davalı Şirkette genel müdür sıfatıyla çalışmakta iken işten çıktığından taraflar arasındaki hukuki ilişkinin bir iş sözleşmesi niteliğinde değil vekâlet sözleşmesi ilişkisi niteliğinde sayılacağını, davacının işten ayrıldıktan bir süre sonra26.05.2017 tarihinde işyerine geldiğini, kendisine yasal alacakları olan kıdem ve ihbar tazminatı ve 10günlük ücretinin ödeneceğinin belirtildiği ve bu amaçla bir çek tanzim edilerek ödeme yapılmasının amaçlandığını, bunun davacı tarafından kabul edilmemesi üzerine de ödemenin davacının banka hesabına yapıldığını, davacının fesih tarihi itibarıyla net ücretinin 15.000,00 TL olduğunu, ücretinin tümünün ödemesinin banka kanalıyla yapıldığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacının 07.09.2007-10.04.2017tarihleri arasında en son net 15.000,00 TL aylık ücretle davalıya ait işyerinde çalıştığı, iş sözleşmesinin davalı tarafından haklı olmayan nedenle feshedildiği, davacının ihbar tazminatına hak kazandığı, prim ve yıllık izin alacağının ödendiğinin davalı tarafından ispatlanmadığı, davacının ücret ve iade alınan bilgisayar bedeli alacağı bulunduğu ispatlanamadığından bu alacaklara hak kazanmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

IV. İSTİNAF

A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekilince istinaf başvurusunda bulunmuştur.

B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili; davada görevli mahkemesinin ticaret mahkemesi olduğunu, protokolün geçersiz olduğunu, davacının alacağının bulunmadığını, zamanaşımı def’inde bulunduklarını, davacının yıllık izinlerini kullandığını, davacının genel müdür olduğunu ve bu görevden kaynaklı konumu ve yetkileri dikkate alındığında, kullandığı yıllık izinlere ilişkin olarak kendisine bir belgenin imzalatılamayacak olduğunu belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılması istemi ile istinaf yoluna başvurmuştur.

C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacı ile davalı Şirket arasında hukuki anlamda vekâlet ilişkisinden söz edilemeyeceği, taraflar arasındaki işçi işveren ilişkisinden kaynaklı iş ilişkisi bulunduğu, iş sözleşmesi ek protokolün (8.2) nci maddesi ile iş sözleşmesinin feshi hâlinde ihbar süresinin 1 yıl olarak belirleneceği ve 1 yıllık ücreti tutarı ödeneceğinin ve (8.3) üncü madde de iş sözleşmesinin feshi hâlinde çalışılan her yıla karşılık 1 aylık net ücreti tutarında prim ödeneceğinin belirtildiği, davalı işveren tarafından davacının iş sözleşmesinin haklı neden bildirilmeksizin feshedildiği, davacı ilgili protokolün (8.2) ve (8.3) maddeleri gereğince belirlenen kurallar çerçevesinde davacının bakiye ihbar tazminatına ve prim ücreti alacağına hak kazandığı, yıllık izinlerin kullanıldığına dair davalının yıllık izin defteri veya eşdeğer yazılı belge sunamadığı, davacının yıllık izin alacağı bulunduğu gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

V. TEMYİZ

A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz istemindebulunmuştur.

B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili; istinaf dilekçesinde belirttiği sebepler ile temyiz yoluna başvurmuştur.

C. Gerekçe

1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık; davacının ücretinin miktarı, ihbar tazminatı, yıllık ücretli izin ve prim alacaklarının bulunup bulunmadığı ve hesaplanması noktasındadır.

2. İlgili Hukuk

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile371 inci maddesi. 4857 sayılı İş Kanunu’nun (4857 sayılı Kanun) 17, 32 ve 53, 59 uncu maddeleri. Dairemizin 07.06.2021 tarihli ve 2021/5697 Esas, 2021/9959 Karar sayılı kararı.

3. Değerlendirme

Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalı vekilinin aşağıdaki paragrafların dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. İş sözleşmesi taraflara sürekli olarak borç yükleyen bir özel hukuk sözleşmesi olsa da taraflardan herhangi birinin iş sözleşmesini bozmak için karşı tarafa yönelttiği irade açıklamasıyla ilişkiyi sona erdirmesi mümkündür. Fesih … iş sözleşmesini derhal veya belirli bir sürenin geçmesiyle ortadan kaldırabilme yetkisi veren bozucu yenilik doğuran ve karşı tarafa yöneltilmesi gereken bir haktır. 4857 sayılı Kanun’un 17 nci maddesinde düzenlenen bildirimli fesih, belirsiz süreli iş sözleşmeleri için söz konusudur. Başka bir anlatımla belirli süreli iş sözleşmelerinde fesheden tarafın karşı tarafa bildirimde bulunarak bildirim süresi tanıması gerekmez. Bildirim sürelerine ilişkin 4857 sayılı Kanun’un 17 nci maddesindeki kurallar nispi emredici niteliktedir. Taraflarca bildirim süreleri ortadan kaldırılamaz ya da azaltılamaz. Ancak, sürelerin sözleşme ile arttırılabileceği Kanun’da düzenlenmiştir. Bildirim sürelerinin arttırılabileceği kanunda belirtilmiş olmakla birlikte bir üst sınır öngörülmemiştir. Dairemiz tarafından, üst sınırı hâkimin belirlemesi gerektiği kabul edilmektedir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi,21.03.2006 tarihli ve 2006/109 Esas, 2006/7052 Karar sayılı kararı). Dairemizce bildirim süresinin, en fazla ihbar tazminatı ve kötü niyet tazminatına esas süre kadar arttırılabileceği kabul edilmektedir. Somut olayda, “Hizmet Akdi Ek Protokolü” başlıklı protokolün (8.2) nci maddesinde iş sözleşmesinin feshinde bildirim süresinin 1 yıl olacağı belirtilmiştir. Belirtmek gerekir ki 4857 sayılı Kanun’un 17 nci maddesinde bildirim sürelerinin arttırılmasına dair bir üst sınır olmaması, bu artışın sınırsız olarak yapılabileceği şeklinde yorumlanmamalıdır. Aksine düşünce tarzı, iş sözleşmesi ile bildirim süresinin 10 yıl olarak belirlenmesine ve uygulanmasına da imkân verebilir. Yine, işverence kötü niyete dayanan bir fesih durumunda hesaplanması gereken kötü niyet tazminatının tutarı da dikkate alındığında, fahiş şekilde belirlenen bildirim sürelerine hâkimin müdahalesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bunun karşısında yer alan sözleşme serbestisi ilkesi ile çözüme gidilmesi, zaman zaman hakkaniyete uygun olmayan sonuçlara yol açabilmektedir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2 nci maddesinde, “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” kuralı mevcuttur. Bildirim süresini fahiş şekilde artıran ek protokol hükmü, işverenin bildirimli fesih hakkını orantısız bir şekilde sınırlandırdığı gibi iş güvencesi sağlayan kurumlardan biri olan ihbar tazminatına ilişkin yasal düzenlemenin amacını da aşmıştır. Yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda, ihbar tazminatının, bildirim süresinin sözleşme ile artırılmasına ilişkin Dairemizce benimsenen üst sınır dikkate alınarak hesaplanması gerekir. 4857 sayılı Kanun’un 59 uncu maddesinde, iş sözleşmesinin herhangi bir sebeple sona ermesi hâlinde, işçiye kullandırılmayan yıllık izin sürelerine ait ücretlerin son ücret üzerinden ödeneceği hükme bağlanmıştır. Yıllık izin hakkının ücrete dönüşmesi için sözleşmenin sona erme şeklinin ve haklı olup olmadığının önemi bulunmamaktadır. Yıllık izinlerin kullandırıldığı noktasında ispat yükü işverene aittir. İşveren yıllık izinlerin kullandırıldığını imzalı izin defteri veya eşdeğer bir belge ile ispatlamalıdır. 6100 sayılı Kanun’un 31 inci maddesinde, hâkimin davayı aydınlatma ödevi düzenlenmiş olup hâkim uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilecek, soru sorabilecek ve delil gösterilmesiniisteyebilecektir. Somut uyuşmazlıkta, İlk Derece Mahkemesince davacının 9 yıl boyunca hiç izin kullanmadığı kabul edilerek yıllık izin ücreti alacağının hesaplanması ve hüküm altına alınması hatalı olmuştur. Davacı asılın ilk Derece Mahkemesi duruşmasında “… üzerinden çok sene geçtiği için ne kadar yıllık izin kullandığımı hatırlamıyorum, işler çok yoğun olduğu için bayram tatilleri ile birleştirip kullanırdım. …” şeklinde beyanda bulunduğu anlaşılmaktadır. Davacı davalı işyerinde genel müdür (üst düzey yönetici) olarak çalışmakta olup yıllık izin belgesini düzenlettirme yetkisine sahiptir. Davacının 9 yıllık süre içinde izin kullanmaması hayatın olağan akışına aykırı olduğu gibi beyanında da izin kullandığını belirtmiş; ancak ne kadar yıllık ücretli izin kullandığı yönünde net bir açıklamada bulunmamıştır. Hâl böyle olunca dosya kapsamındaki tüm bilgi ve belgeler, davacının üst düzey yönetici olması ve kaç gün yıllık izin kullandığına dair net bir beyanı olmaması dikkate alındığında İlk Derece Mahkemesince hüküm altına alınan yıllık izin miktarından %50oranında indirim yapılması gerekli iken yazılı gerekçe ile karar verilmesi de hatalı olup bozmayıgerektirmiştir.

VI. KARAR

Açıklanan sebeplerle;

1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,

2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Davalı yararına takdir edilen 17.100,00 TL duruşma vekâlet ücretinin davacı tarafa yükletilmesine, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,04.06.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

İkamet izni başvurusu reddi; izin alamayacak kişiler tarafından başvuru yapılması nedeniyle olabileceği gibi başvuruda yapılan usuli hatalar nedeniyle de olabilir. İkamet izni için başvuruda bulunan yabancıların red sonucu ile karşılaşmaması için sürecin doğru bir şekilde yürütülmesi gerekir.

Yazımızda ikamet/oturma izni başvurusu reddi nedir, red sebepleri nelerdir, red durumunda ne gibi sonuçlar ortaya çıkar ve hangi yollara başvurulması gerekir sorularını yanıtlayacağız. Başvuruda bulunan yabancılar için önemli sonuçları olması sebebiyle yazımızı dikkatle okumanızı öneririz.

Oturma izni başvurusu red kararı ile sonuçlanan yabancının ülkede ikamet etmesi mümkün olmayacaktır. Bu nedenle verilen karara hukuka uygun bir şekilde itiraz etmek oldukça önemlidir. Bu süreçte avukattan destek alınması muhtemel hataları önleyec

İkamet İzni Başvurusu Reddi Nedir?

Türkiye’de ikamet etmek isteyen yabancı kişilerce gerekli usullere göre yapılan başvuruların yetkili makamlarca incelenmesi sonucu başvurunun yasal düzenlemelere uygun olmadığının veya başka bir sebebin tespit edilmesi durumunda red kararı verilmesine ikamet izni başvuru reddi denir.

Ülkemizde ikamet iznine ilişkin düzenlemeler 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununda yer alır. Ayrıca kanunun uygulanması hakkında bir yönetmelik düzenlemesi de mevcuttur. İkamet izni ile ilgili bir konuda bu iki mevzuat düzenlemesi birlikte uygulama alanı bulacaktır.

İkamet İzni Başvurusu Reddi Sebepleri

İkamet izni başvurusu reddi çoğunlukla yapılan usuli hatalardan kaynaklanmaktadır. Ayrıca yapılan ikamet izni başvurusunun türüne göre de red sebeplerinin farklılık göstermesi mümkündür. Temelde oturma izni başvurusu ile ilgili olarak oturma izni nasıl alınır başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz. Red sebeplerinden birkaçını şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Alınacak ikamet izni çeşidine göre gerekli şartların mevcut olmaması
  • Yabancı ile ilgili olarak verilmiş sınır dışı etme kararı bulunması
  • Yabancının ülkeye giriş yasağının bulunması
  • Kamu sağlığı için tehdit olarak değerlendirilecek bir hastalık taşıyor olması
  • Türkiye’ye gelince kalacağı adresin bilgilerini vermemesi
  • Vize ihlali yapmasının ardından ikamet izni başvurusu yapmış olması
  • İkamet izni türlerinden kişiye uygun olmayan türe başvuru yapılması
  • Vize muafiyet süresinin dolmasının ardından ikamet izni başvurusunda bulunması

Yukarıda sayılan nedenler sınırlı sayıda değildir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Dolayısıyla oturma izni başvurusu yapılırken çok dikkatli olmak gerekir. Sürecin hukuki zeminde ilerleyebilmesi adına avukat yardımı almak önemlidir.

İkamet İzni Başvurusu Reddedildiğinde Neler Yapılabilir?

Türkiye’de ikamet etmek isteyen yabancı gerekli bilgi ve belgeleri bir araya getirerek ikamet izni için başvuruda bulunur. Yetkili makamlar tarafından yapılan başvuru incelenir. Kanuni düzenlemelere göre başvuruların incelenmesi tüm belgelerin teslim edilmesinden sonraki 90 gün içinde tamamlanmalıdır.

Yapılan inceleme sonucunda yetkili makam başvuruya ilişkin bir karar verir. Olumlu olması durumunda yabancı hangi tür oturma izni için başvuruda bulunduysa o tür için belirlenen süre içinde Türkiye’de ikamet edebilir.

Yetkili makamın yaptığı inceleme sonucu red kararı vermesi de mümkündür. Yetkili kişiler tarafından verilen başvuru reddi kararı ilgiliye tebliğ edilir. Yabancının bu karara itiraz etme hakkı bulunmaktadır.

Yabancı red kararının kendine tebliğ edilmesinden sonraki 60 günlük süre içinde İdare Mahkemesine başvurarak ikamet izni başvuru reddi kararı için dava açabilir. Bu davanın hukuki niteliği iptal davasıdır. İkamet izni başvurusu reddi kararının yurtdışı temsilciliklerinden alınması durumunda Ankara İdare Mahkemesinde, valiliklerden alınması durumunda valiliğin yargı çevresi içinde bulunduğu idare mahkemesinde dava açılır.

İkamet izni başvurusu reddi üzerine açılacak bu dava bir idari işlemin iptali davasıdır. Açılan bu dava yabancı lehine sonuçlanırsa idarenin almış olduğu red kararı iptal edilir.

İkamet izni başvurusu reddi üzerine yabancının vize veya vize muafiyetinin sona ermesinin ardından 10 günlük süre içinde ülkeden çıkış yapması gerekir. Yabancının vize veya vize muafiyetinin olmaması durumunda red kararının kendisine tebliğinden itibaren 10 günlük sürede ülkeyi terk etmesi gerekir.

Yabancının başvuru reddi kararına yapacağı itiraz, ülkeden çıkması gereken 10 günlük sürenin işlemesini durdurmayacaktır. Yabancı belirlenen 10 günlük sürede ülkeyi terk etmezse yabancı hakkında sınır dışı etme kararı verilir. Bu durumda idari para cezası uygulanması da mümkündür. Bu nedenle sürelere uygun hareket etmek oldukça önemlidir.

İkamet İzni Başvurusu Reddi Üzerine Yeniden Başvuru

Red kararı üzerine belirlenen süreler içinde ülkeyi terk eden yabancının daha sonraki bir tarihte ülkeye tekrar giriş yapması mümkündür. Yabancı ikamet izni başvurusu reddi kararının kendisine tebliğinden sonraki 6 ay içinde yeniden bir başvuru yapmak isterse önceki başvurudan farklı bir ikamet izni talebi gerekçesi sunmalıdır.

Red kararının kişiye tebliğinden sonra yeniden başvuru yapmak isteyen yabancı aynı gerekçe ile başvuruyu yapmak isterse red kararının tebliğinden itibaren 6 aylık sürenin dolması gerekmektedir.

Konu ile İlgili Sık Sorulan Sorular

Yukarıda ikamet izni başvurusu reddi ile ilgili temel kanuni düzenlemelerden ve uygulamadaki işleyişten bahsettik. Bunun haricinde ikamet izni başvurusu reddi ile ilgili bazı sorular sıkça karşımıza çıkmaktadır. Bu sorulara burada cevapları ile birlikte yer vereceğiz.

İkamet İzni Başvurusu Reddi Nedir?

Türkiye’de ikamet etmek isteyen yabancıların bu amaçları doğrultusunda ilettikleri taleplerinin Türk idari makamları tarafından değerlendirilmesi neticesinde reddedilmesi durumudur. Bu ret, kişinin ikamet izni verilebilecek niteliklere sahip olmamasından ötürü de verilebilir usuli süreçte yapılan eksiklik ve hatadan ötürü de verilebilir.

İkamet İzni Başvurusu Reddi Hagi Sebeplere Dayanabilir?

Usule ilişkin eksiklik ve yanlışlıklardan ötürü kişinin başvurusu reddedilebilir. Bunun yanında; ilgili yabancının aranan nitelikleri taşımaması, hakkında sınır dışı kararının bulunması, ülkeye giriş yasağının olması vs. gibi kişinin kendisiyle ve somut durumla alakalı nedenlerden ötürü de başvuru reddedilebilir. Yahut idarenin kendisi hatalı değerlendirme yapmış olabilir.

İkamet İzni Başvuru Süreci Nasıl İlerler?

Kişi, gerekli bilgi ve belgeleri bir araya getirerek ikamet izni alabilmek için başvurması gereken idari makamlara bu talebini iletir. Bunun üzerine belgelerin teslim edilmesinden itibaren 90 gün içerisinde yabancı kişinin başvuru incelemesi tamamlanır. Bu süreç neticesinde ilgili idari makam başvuruyu kabul veya reddeder.

İkamet İzin Başvurusu Reddi Halinde Ne Yapmalıdır?

Yabancı kişinin ikamet izni başvurusunu ilgili makam reddederse bu reddin kendisine tebliğinden itibaren kişi 30 gün içerisinde ilgili makama itirazda bulunmalıdır. Kişi ayrıca kararın kendisine tebliğinden itibaren 60 gün içerisinde idare mahkemelerinde iptal davası açabilir.

İkamet İzni Başvurusu Reddedilen Yabancı Ülkeden Hemen Çıkmalı Mıdır?

Red kararı üzerine açılan idari işlemin iptali davasında yürütmenin durdurulması istenmiş ve idare yürütmenin durdurulması kararı vermişse kişinin ülke dışına çıkması gerekmez. Ancak kişinin vize veya vize muafiyeti yoksa, yürütmenin durdurulması kararı alınmamışsa, red kararının kendisine tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde ülkeyi terk etmelidir.

İkamet İzni Başvurusu Reddedilen Yabancı Ülkeden Çıkış Yapmazsa Ne Olur?

Yürütmenin durdurulması veya başkaca haklı bir nedeni bulunmayan yabancı için sınır dışı etme (deport) kararı verilir.

İkamet İzni Başvurusu Reddedilince Tekrar Yapılabilir Mi?

Evet. Fakat belirtmek gerekir ki ret kararının yabancı kişiye tebliğinden itibaren 6 ay içerisinde tekrar bir başvuru yapılacaksa ikamet izni için farklı bir gerekçeye dayanılmalıdır.

Dikkat Edilmesi Gerekenler

Yazımızda konu ile ilgili olarak oturma izni başvurusu reddi nedir, bu kararın verilme sebepleri nelerdir, verilen red kararının ortadan kalkması için izlenmesi gereken yol nedir, red üzerine yeniden başvuru nasıl yapılır sorularını yanıtlamaya çalıştık.

Ancak yukarıda anlatılanlar oturma izni başvurusu reddi üzerine yapılacak genel işlemlerdir. Red kararı ile karşılaşan her yabancının kendi somut durumu dikkate alınarak ona göre bir itiraz yapılmalıdır. Bu nedenle ikamet izni başvurusu red ile sonuçlanan yabancıların avukat yardımıyla süreci sürdürmesi önem arz eder.

Vize ihlali cezası, gidilen ülkede vize süresinden fazla bir süre kalma ya da amacı dışında davranma sonucunda uygulanan cezadır.

Örneğin; 2 aylık vize alan kişinin 3 ay ülkede kalması vize ihlali anlamına gelecektir. Başka bir örnek vermek gerekirse; öğrenci vizesi ile ülkeye giren kişinin çalışması ihlaldir.Ülkeye kaçak yollarla girilmesi de vize ihlalinin bir türüdür.

Son yıllarda Türkiye’ye çeşitli Ortadoğu, Asya ve Afrika ülkelerinden kaçak olarak fazla sayıda kişinin girdiği bilinmektedir. Bu kişiler de tespit edildiğinde aşağıda anlatılacak prosedür uygulanır ve vize ihlali cezası da verilir.

Vize süresini ve amacını aşmak ve ülkeye kaçak girmek dışında oturum izni ve çalışma izni de vize ihlalinin konusu olabilmektedir.

Çalışma izninin süresi dolmasına rağmen çalışan, oturma izninin süresi dolmasına rağmen Türkiye’de ikamet eden yabancılar da vize ihlalinde bulunmuş olmaktadır.

Vize ihlali cezası ve izlenecek prosedür 2022 yılı için önceki yıllardan farklılaşmıştır. Özellikle vize ihlali halinde Türkiye’ye giriş yasağına ilişkin kurallarda önemli değişiklikler yapılmıştır. Biz de yazımızı bu doğrultuda güncellemiş bulunuyoruz. Aşağıda eski düzenlemeye de yer vererek konunun güncel halini sizlere sunduk. Dikkatli okumanızı tavsiye ederiz.

Vize İhlali CezasıVize ihlali yapan yabancı kaçak konumuna düşmektedir. Bu durumda vize ihlali yapan yabancının ceza olarak bir ücret ödemesi gerekir. Bu ceza yıllık ikamet izni harcının 2 katı olarak hesaplanır.

Bazı ülkelerin vatandaşlarının bu kurala aykırı davranması durumunda bu ücrete ek olarak vize harcı da ödemeleri gerekmektedir.

Zaman zaman sınırdışı edilen yabancılara yönelik af kararları çıkabilmektedir. Ancak 2022 itibariyle şuan için herhangi bir af uygulaması söz konusu değildir.

Yeni düzenleme vize ihlali durumunda Türkiye’ye giriş yasağı ile ilgili çok farklı hükümler getirmiştir.

Buna göre;bazı vize ihlali hallerinde yabancı hakkında Türkiye’ye giriş yasağı kararı verilemezken bazı vize ihlali hallerinde yabancı hakkında 1 ay ile 5 yıl arasında giriş yasağı kararı verilmektedir.

Bazı vize ihlali hallerinde 3 ay ile 5 yıl arasında giriş yasağı kararı verilirken bazı vize ihlali hallerinde hallin devamı süresince yani bir nevi süresiz giriş yasağı kararı verilemektedir.

Tüm bu hallerin detaylarına ayrı ayrı değineceğiz. Zira bu değişiklik oldukça önemlidir. Uzun süredir uygulanan klasik vize ihlali cezası geçtiğimiz yıl önemli değişikliklere uğramış ve bu konuda oldukça soru almaktayız.

Türkiye’ye Giriş Yasağı Uygulanmayacak Haller

Vize ihlali olması durumunda şu hallerde ülkeden çıkış yapan;

Vize ihlali süresi 3 ayın altında ise bu ihlalin yetkili makamlar tarafından tespit edilmeden yabancı kişinin kendiliğinden sınır kapısına gelmesi ve hakkında uygulanan idari para cezasını yani vize ihlali cezasını ödemesi halinde Türkiye’ye giriş yasağı kararı alınamaz.

Vize ihlali süresi 3 ayın altında olması, bu ihlalin yetkili makamlar tarafından tespit edilmesi ve yabancı hakkında deport kararı alınması halinde yabancıya tanınan ülkeyi terketme süresi içinde yabancının sınır kapısına gelmesi ve vize ihlali cezası ödemesini yapması halinde hakkında Türkiye’ye giriş yasağı kararı alınamaz.

1 Ay ile 5 Yıl Arasında Türkiye’ye Giriş Yasağı Uygulanacak Haller

Vize ihlali olması durumunda şu halde ülkeden çıkış yapan;

Vize ihlali süresi 3 ay ve üzerinde ise bu ihlalin yetkili makamlar tarafından tespit edilmeden yabancı kişinin kendiliğinden sınır kapısına gelmesi ve hakkında uygulanan idari para cezasını yani vize ihlali cezasını ödemesi halinde 1 ay ile 5 yıl arasında Türkiye’ye giriş yasağı uygulanacaktır.

Peki bu 1 ay ile 5 yıl arasındaki Türkiye’ye giriş yasağı süresi neye göre belirlenecektir?

Elbette ki vize ihlal süresine göre belirlenecektir. Bunu da şöyle tablolaştırabiliriz:

3 Ay ile 5 Yıl Arasında Türkiye’ye Giriş Yasağı Uygulanacak Haller

Vize ihlali olması durumunda şu hallerde ülkeden çıkış yapan veya hakkında deport kararı alınan;

Vize ihlali yetkililerce tespit edilmeden önce Türkiye dışına çıkmak için sınır kapısına gelen ancak vize ihlali cezası ödemesini yapmayan yabancılar

3 ayın altında vize ihlali yapan ve hakkında deport kararı alınarak terke davet edilen yabancının kendine tanınan süre içerisinde ülkeyi terketmemesi ve vize ihlali cezası ödemesini yapmaması

3 ayın üzerinde vize ihlali yapan ve hakkında deport kararı alınarak terke davet edilen yabancın kendine tanınan süre içerisinde ülkeyi terketmemesi (bu halde vize ihlali cezası ödemesinin yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın Türkiye’ye giriş yasağı uygulanır)

Yabancının ikamet izni veya çalışma izni talebi reddedildiği yahut halihazırdaki ikamet izni veya çalışma izni iptal edildiği halde kendisine yetkililer tarafından tanınan zaman zarfı içinde ülkeyi terketmemesi (bu halde de idari para cezası ödemesinin yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın Türkiye’ye giriş yasağı uygulanır)180 gün içinde 90 gün kuralının kapsamı dolmasına rağmen, Türkiye’ye giriş yapanlardan 10 gün içinde ikamet iznine başvurmayan yabancılar (bu halde vize ihlali cezası ödemesinin yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın Türkiye’ye giriş yasağı uygulanır)

Gözetin yükümlülüğü sona ererek buna alternatif bazı yükümlülüklere tabi tutulan yabancılar (bu halde idari para cezası ödemesinin yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın Türkiye’ye giriş yasağı uygulanır)

Görevli personel eşliğinde deport edilen yabancılar (bu halde de idari para cezası ödemesinin yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın Türkiye’ye giriş yasağı uygulanır)

Bu halde de Türkiye’ye giriş yasağı süresi, ihlal süresine göre belirlenmektedir.

Bunu da şu şekilde tablolaştırabiliriz:

Süresiz Türkiye’ye Giriş Yasağı Uygulanacak Haller

Kişi hakkında önceden verilmiş olan yukarıda belirttiğimiz Türkiye’ye giriş yasağı süresi dolmuş olsa dahi;

  • vize ihlali cezası yahut diğer idari para cezalarını (herhangi bir idari para cezası olabilir) ve diğer kamu alacaklarını ödemeyen yabancılar bu cezaları ödemediği müddetçe Türkiye’ye giriş yapamaz.

Vize İhlali Cezası Hesaplama

“Vize ihlali cezasının miktarını öğrenmek için bizi aramayınız. Vize ihlali cezası hesaplama konusunda kesin bilgiyi sınır kapılarından, havalimanındaki vize ihlali ofisinden öğrenebilirsiniz.”

Vize ihlalinde para cezası miktarı ihlali yapan yabancının vatandaşı olduğu ülkeye ve kaçak olarak ülkede kaldığı süreye göre değişebilmektedir. Birkaç örnekle ödenmesi gereken ceza miktarını açıklayalım.

  • Azerbaycan vatandaşları 30 gün vizesiz olarak Türkiye’de kalabilmektedir. Toplam 8 ay Türkiye’de kalan Azerbaycan vatandaşı ilk ayını vizesine uygun olarak, geri kalan 7 ayı kaçak olarak geçirmiş olacaktır. Bu durumda kendisinin ödemesi gereken miktar; 50 USD (İlk ay bedeli) + 60 USD (İlk aydan sonraki her ay için 10 USD) + Kart bedeli olacaktır.
  • Gürcistan vatandaşları 90 gün vizesiz olarak Türkiye’de kalabilmektedir. Toplam 6 ay Türkiye’de kalan Gürcistan vatandaşı, 3 ay fazladan kalmış demektir. Böyle bir durumda ödenmesi gereken ceza miktarı; 50 USD (İlk ay bedeli) + 20 USD (İlk aydan sonraki her ay için 10 USD) + Kart bedeli + Vize harcı olarak belirlenecektir.
  • Özbekistan vatandaşları 30 gün vizesiz olarak Türkiye’de kalabilmektedir. Toplam 2 ay Türkiye’de kalan Özbekistan vatandaşı 1 ay fazladan kalmış durumdadır. Bu durumdaki Özbekistan vatandaşının ödemesi gereken miktar; 50 USD (İlk ay bedeli) + Kart bedeli + Vize harcı olacaktır

Vize ihlal ofisi, kaçak kalınan süreye ve vatandaşı olunan ülkeye göre cezanın hesaplanacağı ve cezanın ödeneceği yerdir. Vize ihlal ofisi havalimanlarında bulunur. Kaçak olarak Türkiye’de kalan yabancı buraya giderek cezasını ödeyebilir.

Vize İhlali Cezası Nereye Ödenir?

Vize ihlali yapan yabancılar belli bir miktar ceza ödemelidir dedik. Sınırdışı edilmemek için bu cezanın ödenmesi gerekmektedir.

Vize ihlali cezası havalimanlarında bulunan vize ihlali ofisine ödenebilir. Eski düzenlemede ödemenin ardından 10 gün içinde ikamet izni için başvuru yapılacağına dair taahhütname imzalanarak ülkeden çıkış yapılırsa hemen bir gün sonra tekrar giriş yapmak mümkün idi. Ancak yeni düzenleme ile Türkiye’ye giriş imkanı yukarıda izah ettiğimiz kurallara göre olmaktadır.

Vize ihlal ofisi, kaçak kalınan süreye ve vatandaşı olunan ülkeye göre cezanın hesaplanacağı ve cezanın ödeneceği yerdir. Vize ihlal ofisi havalimanlarında bulunur. Kaçak olarak Türkiye’de kalan yabancı buraya giderek cezasını ödeyebilir.

Her zaman belirttiğimiz gibi bu konuda mutlaka bir avukattan danışmanlık almanız gerekir. Eksik evrak olması, usule aykırı iş yapılması, cezanın eksik beyanı ve eksik ödenmesi, yabancı hakkında tahdit kodu olması, yeniden girişte usuli hata yapılması, girdikten sonraki oturma iznine başvurmada hata yapılması veya sürenin kaçırılması durumunda 5 yıla kadar deport kararı uygulanabilir yani 5 yıl Türkiye’ye giriş yasağı söz konusu olabilir.

Vize İhlali Durumunda Türkiye’ye Ne Zaman Giriş Yapılabilir?

Vize ihlali durumunda Türkiye’ye ne zaman giriş yapılabileceği duruma göre değişiklik göstermektedir. Eski düzenlemeye göre eğer yabancı ülkeden ayrılırken cezasını öder ve 10 gün içerisinde ikamet izni için başvuru yapacağını taahhüt ederse bir gün sonra dahi Türkiye’ye giriş yapabilir veya isterse daha sonra da giriş yapabilirdi. Yeni düzenlemede vize ihlali durumunda Türkiye’ye ne zaman giriş yapılabilir sorusunun cevabı yukarıda tablo ve maddeler halinde izah ettiğimiz kısma göre verilecektir.

Vize İhlali Sonucu Deport (Sınırdışı) Edilen Yabancı Ne Yapmalı?

Vize süresini aşan, oturum izni süresini aşan ve çalışma izni süresini aşan yabancılar vize ihlali yaparak kaçak konumuna düşer. Somut olayın özelliklerine göre haksız olarak deport edilen veya haksız olarak hakkında Türkiye’ye giriş yasağı uygulanan yabancılar buna itiraz edebilir. Anca yukarıda belirtilen usule göre işlemler yapmamışsa görüldüğü üzere ciddi bir deport süresi ile karşı karşıya kalınabilir.

Somut olayın özelliklerine göre yabancının meşruhatlı vize davetiyesi alarak Türkiye’ye tekrar giriş yapması mümkün olabilir. Bu da çalışma, öğrenci, evlilik ve hastalık vizesi gibi örneklendirilebilir. Ancak durumun koşullarına uygun olan tip seçilmelidir. Aksi halde bu başvurularda çoğu zaman ret görmekteyiz. Başvurunun türüne göre yapılacak işlemler farklılık göstermektedir.

Bu konuda ayrıntılı bilgiyi deport kararı kaldırma yazımızda okuyabilirsiniz.

Vize İhlali ile Birlikte Yabancı Hakkında Tahdit Kodu Konması

Sınırdışı edilen yabancılar hakkında Ç114, G87, Ç141 gibi kodların konulduğunu görmekteyiz. Bazı kodlar bilgilendirici olduğu gibi bazıları sınırlayıcıdır. Dolayısı ile hakkında sınırlayıcı kod kararı olan bir yabancı yukarıda anlatılanların tamamını usulüne uygun yapsa da Türkiye’ye hakkındaki kod kararı mahkeme kararı ile kaldırılmadıkça giriş yapamaz.

Bu nedenle yukarıdaki işlemler yapılmadan önce bir avukat aracılığı ile yabancı için konulan ne tür bir kod bunun kontrolünün yapılması daha sağlıklı olacaktır. Biz bu konuda ilk olarak kod kontrolü yapıyoruz ve ona göre yol haritasını belirliyoruz.

Tahdit kodu konusunda yazdığımız “yabancı tahdit kodları yazımızı okuyabilirsiniz.

Vize İhlali Cezası ile İlgili Dikkat Edilmesi Gerekenler

Yukarıda vize ihlali cezası olarak para cezası ve Türkiye’ye giriş yasağından bahsettik. Görüldüğü üzere çeşitli ihtimallerde çeşitli sonuçlar doğmaktadır. Ayrıca bunların hepsi birbirinden önemli detaylardır. Bu nedenle sürecin sağlıklı bir şekilde hukuki zeminde hızlı ve etkin olarak sürdürülmesi gerekir. Bu nedenle gerek deport gerek Türkiye’ye giriş yasağı gerekse diğer konularda alanında uzman bir avukattan bilgi alınması her zaman daha sağlıklı olacaktır.

Oturma İzni (İkamet İzni) Nedir?

Oturma izni; ülkelere göre belirlenen vize süresinden daha fazla Türkiye’de kalacak olan yabancı için, yabancının İl Göç İdare’sinden alması gereken ve Türkiye’de kalabileceği süreyi belirleyen hukuki belgedir. Oturma izni ile ilgili kanuni düzenlemeler, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ve 5683 Sayılı Yabancıların Türkiye’de İkamet ve Seyahatleri ile İlgili Kanun’da yer bulmuştur.

Oturma izninden muaf yabancı uyruklu kişiler hariç olmak üzere yabancı uyruklu kişilerin vize sürelerini kapsamayan sürelerde Türkiye’de bulunma gereklilikleri için oturma izni almaları zorunludur.

Oturma izni, uluslararası hukukun bir getirisi olarak karşımıza çıkar. Bu getiri, aynı zamanda kamu sağlığını ve düzenini korumak, ortaya çıkabilecek olumsuz durumları engellemek ve ülkede ikamet eden yabancıları tespit ve kontrol edebilmek için ülke çıkarları adına önem arz eder.

Türkiye’de bulunma gerekliliklerine göre ikamet izin türleri şunlardır:

  • Kısa dönem
  • Uzun dönem
  • Aile
  • Öğrenci
  • İnsan ticaret mağduru
  • İnsani ikamet izni

Bu türlerden hangisinin yabancı uyruklu kişi için uygun olduğunun belirlenmesi ile birlikte oturma izni başvuru yapılabilir.

Oturma İzni (İkamet İzni) Nasıl Alınır?

Oturma izni alma işlemleri online sistem üzerinden yapılmaktadır. Göç idaresinin online sitesi üzerinden e-ikamet aracılığı ile oturma izni başvuru yapılabilmektedir. Başvuruyu gerçekleştirmek için e-ikamet sayfasında bulunan “İlk Kez İkamet İzni Başvurusu Yapıyorum” butonu kullanılmalıdır. Bu buton aracılığıyla yönlendirilen başvuru formu eksiksiz ve doğru bilgileri içerecek şekilde doldurulmalıdır.

Form doldurulduktan sonra başvuru sürecini tamamlamak için İl Göç İdaresi Müdürlüğü için randevu alınmalıdır. Bu randevu e-ikamet sistemi üzerinden alınabilmektedir.

Randevu alındıktan sonra doldurulan form, çıktısı alınarak ve imzalanarak “Oturma İzni Almak İçin Gerekli Belgeler” başlığı altında saydığımız gerekli evraklar ile birlikte İl Göç İdaresi Müdürlüğüne ulaştırılmalıdır. Ayrıca çıktısı alıp imzalanan bu başvuru formu, randevu süresine kadar Türkiye’de yasal olarak oturma hakkına olanak sağlamaktadır. Yapılan başvuru sonuçları en geç 90 gün olmak suretiyle açıklanır ve ikamet izin belgesi PTT Kargo aracılığı ile gönderilir.

ÇOK ÖNEMLİ!: Başvuru yaparken veya gerekli belgeler konusunda hata yapmamak için mutlaka uzman bir avukat ile çalışılması önerilir. Aksi halde süreç, başvurunuzun reddi ve vize sürenizin sona ermesi ile sonuçlanırsa deport olma ihtimali oldukça yüksektir. Bu durumda hem deportun kaldırılması hem de yeniden başvuru için bir çok işlem, zaman ve maliyet söz konusu olacaktır.

Oturma İzni (İkamet İzni) Nereden Alınır ve Kimler Başvurabilir?

İkamet izni almak için yapılacak ilk başvuru online sistem üzerinden, e-ikamet üzerinden yapılmaktadır. Bu başvuru ön başvuru niteliği taşımakta olup ikamet izni almak için randevu dahilinde oturulmak istenen yerdeki Göç İdaresi Müdürlüğü’nden alınır.

Göç İdaresi Müdürlüğü, gerekli gördüğü takdirde gerekli mercilerden de görüş alarak ikamet izni başvurusunu red, onay veya iptal şeklinde karara bağlayacak ve sonuç hakkında bilgilendirme yapacaktır.

Oturma izni için yapılacak başvuru, belirlenen vize süresinden fazla Türkiye’de bulunmak amacıyla oturma izni alacak olan yabancı uyruklu kişi tarafından bizzat yapılabilir. Ancak isteğe bağlı olarak vekil aracılığı ile başvuru yapmak mümkündür.

Oturma İzni Almak İçin Randevu

Oturma izni randevusu, e-ikamet üzerinden ikamet izni başvurusu formu tamamlandıktan sonraki adımda alınabilmektedir. Sistem, Ankara İl Göç İdaresi Müdürlüğünü ile uygun gün ve saat seçmeniz ile birlikte randevunuzu işleme alacaktır.

Online sistem üzerinden alınan bu randevu gün ve saatinde Göç İdaresi Müdürlüğünde gerekli belgeler ve doldurulan, imzalanan başvuru formu ile birlikte hazır olunmalıdır.

Oturma İzni (İkamet İzni) Almak İçin Gerekli Belgeler

Oturma izni almak için e-ikamet üzerinden yapılan başvuru neticesinde alınan randevu ile Göç İdaresi Müdürlüğüne gidilir ve gerekli belgeler sunulur.

Bu belgeler ikamet izni çeşidine göre değiştiğinden almak istediğiniz çeşide göre sınıflandırarak gerekli belgeleri açıklayacağız.

Kısa Dönem İkamet İzni İçin Gerekli Belgeler

  • Başvuru formu
  • Pasaport veya dengi bir belgenin aslı ile fotokopisi
  • 4 adet biyometrik fotoğraf
  • İkamet izni boyunca yetecek miktarda maddi imkan beyanı
  • Sağlık sigortası

Bu belgeler, kısa dönem ikamet izinlerinin tümü için ortaktır. Kısa dönem ikamet izni alma nedenlerine göre başka birtakım belgeler de sunulmalıdır. Yabancı uyruklu kişinin geliş amacı ile ilgili kurum ve kuruluşlardan alınacak imzalı veya e-imzalı belgenin de yukarıda saydığımız belgelere eklenmesi gereklidir. Bu konuda çalışacağınız avukat sizden ek belgeler talep edebilir.

Öğrenci İkamet İzni İçin Gerekli Belgeler

  • Başvuru formu
  • Pasaport veya dengi bir belgenin aslı ile fotokopisi
  • 4 adet biyometrik fotoğraf
  • İkamet izni boyunca kullanılmak üzere maddi imkan beyanı
  • Sağlık sigortası
  • Aktif öğrencilik belgesi
  • Duruma göre gerekli ise ek belgeler

Uzun Dönem İkamet İzni İçin Gerekli Belgeler

  • Başvuru formu
  • Pasaport veya dengi bir belgenin aslı ile fotokopisi
  • 4 adet biyometrik fotoğraf
  • İkamet izni boyunca yetecek miktarda maddi imkanın beyanı
  • Sağlık sigortası
  • Son 3 yıl içerisinde sosyal yardım alınmadığına dair imzalı veya mühürlü belgenin aslı.
  • Adres kayıt sistemine kayıtlı olduğunu gösteren belge. Nüfus müdürlüklerinden alınabilir.
  • Duruma göre gerekli ise ek belgeler

Aile İkamet İzni İçin Gerekli Belgeler

İkamet alacak kişinin sunması gereken belgeler:

  • Başvuru formu
  • Pasaport veya dengi bir belgenin yerine geçecek imzalı veya e-imzalı belge.
  • 4 adet biyometrik fotoğraf
  • Duruma göre gerekli ise ek belgeler

Destekleyici kişinin sunması gereken belgeler:

  • Pasaport veya dengi bir belgenin yerine geçecek imzalı veya e-imzalı belge.
  • Nüfus cüzdanının aslı ve fotokopisi.
  • Süre boyunca yetecek miktarda maddi imkanın beyanı
  • Başvuran tüm aile bireyleri için sağlık sigortası
  • İkamet izni belgesinin veya dengi bir belgenin aslı ve fotokopisi.
  • Adli sicil kaydı
  • Adres kayıt sistemine kayıtlı bulunduğuna dair belge. Nüfus müdürlüklerinden alınabilir.

Bu belgeler dışında destekleyici kişinin eşi ikamet izni almak istiyorsa evlilik cüzdanı veya dengi bir belge de gerekli belgeler arasındadır. Destekleyici kişinin 18 yaşından küçük çocuğu için ikamet izni alınacak ise doğum belgesi ve eğer çift boşanmış ise çocuğun velayet belgesi de yukarıda belirttiğimiz belgeler içerisine eklenmelidir.

Oturma İzni (İkamet İzni) Ücretleri

Oturma izni ücretleri (masrafları) her sene değişebilmekle birlikte 2022 için aşağıdaki gibidir:

  • İkamet izni kart ücreti için 160 TL,
  • İkamet izni harç ücreti için 1040 TL,
  • İzin başvurusunda bulunan yabancının yaşına göre değişmekle birlikte sağlık sigortası ücreti (500 TL – 1750 TL arasında farklılık göstermektedir. Altmış beş yaş altı kişiler için mecburidir),
  • Noter ve tercüme giderleri için ortalama 450 TL,
  • Gerekli ise apostil onay harçları için 89.23/ sayfa başı TL,
  • Avukat ile işlemleri yürütecekseniz avukatlık ücreti (her avukat kendi belirlemektedir)

Ancak belirtmek gerekir ki Çek Cumhuriyeti, Danimarka, İrlanda, Kosova, Nepal, Sri Lanka, Suriye ve Türkmenistan ülkeleri vatandaşları harç ücreti olan 1040 TL’yi ödemek ile yükümlü olmayan yabancı uyruklu kişilerdir.

Oturma İzni (İkamet İzni) Uzatma

Oturma izni, ilk başvurudan itibaren oturma izni çeşidine göre belirli süreler için verilmektedir. Bu sürenin bitimi, ikamet izninin son bulması anlamına gelir. Yasal olarak Türkiye’de oturmaya devam etmek isteyen yabancı uyruklu kişi, oturma izni uzatma başvurusu yapmalıdır.

Uzatma başvurusu, Valiliklere yapılmak ile birlikte mevcut oturma izninin bitmesine en az 60 gün kalmasından itibaren tamamlanmalıdır. Uzatma başvurusu, yabancı uyruklu kişinin bilgilerinin güncellenmesi durumunda randevu ile yapılır.

Güncelleme, İl Göç İdaresi Müdürlüğü aracılığı ile yapıldıktan sonra e-ikamet üzerinden uzatma başvurusu yapılabilir. Ancak yabancı uyruklu kişinin kişisel bilgilerinde bir değişiklik bulunmuyorsa direkt e-ikamet üzerinden uzatma başvurusu yapmak mümkündür.

Başvuru sonrasında başvuru formu yazdırılmalı ve imzalanmalıdır. Yazdırılan bu form ve “Oturma İzni Uzatmak İçin Gerekli Belgeler” başlığı altında saydığımız gerekli belgeler ile birlikte 5 iş günü içerisinde İl Göç İdaresine ulaştırılmalıdır.

Oturma İzni Uzatmak İçin Gerekli Belgeler

Mevcut oturma iznini uzatmak isteyen yabancılar, şu belgeleri ilgili merciye sunmalıdır:

  • Başvuru formu
  • Pasaport veya dengi bir belgenin nüshası (noter onaylı olmalıdır.)
  • 4 adet fotoğraf
  • Kalacağı süre boyunca yetecek miktarda maddi olanak beyanı
  • Sağlık sigortası

Bu belgelere ek olarak iznin çeşidine göre eklenmesi gereken belgeler şunlardır:

  • Kısa dönem ikamet izni uzatma başvurusu için kısa dönem ikamet izni ile Türkiye’de hangi amaç ile bulunulacağına dair ilgili kurum veya kuruluşlardan alınacak imzalı veya mühürlü belge.
  • Öğrenci ikamet izni için aktif öğrenci olduğuna dair imzalı, kaşeli veya mühürlü belge.
  • Aile ikamet izni için ilk başvuru belgeleri güncellenmiş olarak eklenmelidir.

Oturma İzni (İkamet İzni) Sorgulama

Oturma izni başvurusu online sistem üzerinden yapılabilmektedir. Yine aynı sistem üzerinden yani e-ikamet üzerinden başvuru sonucu sorgulamaları veya ilgili diğer sorgulamaları yapılabilmektedir.

E-ikamet sistemi sayesinde sorgulama işlemleri her an kontrol edilebilmekte olup kullanıcıya zaman açısından kolaylık sağlamaktadır. Ayrıca bu konuda bir avukat ile çalışıyorsanız bu konudaki gelişmeleri avukatınız size bildirecektir.

Evlilik Yoluyla Oturma İzni

Evlilik yoluyla oturma izni, izin çeşitlerinden aile ikamet izni dahilindedir. Bu yol ile Türkiye’de ikamet izni almak isteyen yabancının kişinin Türk vatandaşı ile evli olması gerekmektedir. Türk vatandaşı ile evli olan yabancı uyruklu kişi, yukarıdaki başlıklarda açıkladığımız “İkamet İzni Nasıl Alınır?” açıklamasına göre başvuru yapıp ikamet izni alabilir.

İkamet izni alınan aile üyelerinden 18 yaşından küçük olan çocuklar, ilk ve ortaöğretim eğitim hakkından öğrenci izni olmadan yararlanabilirler. Türk vatandaşı eş ile yabancı uyruklu eş arasında gerçekleşen boşanma protokolü sonucunda en az 3 yıl aile ikameti ile Türkiye’de bulunan yabancı eş, kısa dönem ikamet iznine haiz olabilmektedir.

Çalışma İznine Bağlı Oturma İzni

Oturma izni, yabancının çalışması için yeterli değildir. Türkiye’de çalışmak isteyen yabancı ayrıca çalışma izni almalıdır. Çalışma izni olmadan çalışan yabancıya para cezası kesilir ve sınır dışı edilir.

Ancak çalışma izni bulunan bir yabancının, doğrudan oturma izni olmaktadır. Bu nedenle çalışma iznine bağlı olarak da oturma izni alınabilir. Çalışma izni için, şirketiniz, sizin adınıza başvuru yapmaktadır.

Oturma İzni İptali

Oturma izni almak, belli şartlara bağlanmıştır. Bu şartlar kişinin sosyal ve kişisel özelliklerinin yanı sıra sunduğu belgelerin doğruluğunu ve tam olmasını da kapsar. Oturma izninin verilmesi, iptal edilemeyeceği anlamına gelmez.

Aşağıda belirttiğimiz durumların varlığının tespiti halinde ya oturma izni verilmeyecek ya da verilmiş olan bir izin var ise oturma izni iptali söz konusu olacaktır.

Kısa dönem ikamet izni için iptal veya red sebepleri:

  1. Yabancı uyruklu kişi için çıkmış sınır dışı edilme kararı.
  2. Yurt dışında fazla süre kalması sebebiyle ihlal kararı verilmesi veya ülkeye giriş yasağı konulması.
  3. Kısa dönem izninin verilme amacı dışında faaliyet yürütme.
  4. Kısa dönem ikamet izni şartlarının yerine getirilmemesi.

Aile ikamet izni için iptal veya red sebepleri:

  1. Yabancı uyruklu kişi için çıkmış sınır dışı edilme kararı veya ülkeye giriş yasağı konulması.
  2. Aile ikamet izninin amacı dışında kullanılması.
  3. Aile ikamet izni şartlarının yerine getirilmemesi.

Öğrenci ikamet izni için iptal veya red sebepleri:

  1. Öğrenci ikamet izni şartlarının yerine getirilmemesi.
  2. Öğrenci ikamet izninin amacı dışında kullanılması.
  3. Öğrenimin sürdürülmesinin imkansız hale gelmesi.
  4. Kişinin hakkında çıkmış sınır dışı edilme kararı veya ülkeye giriş yasağı konulması.

Uzun dönem ikamet izni için iptal veya red sebepleri:

  1. Yabancı uyruklu kişinin kamu düzeni açısından tehlikeli görülmesi.
  2. Zorunlu sebepler göz ardı edilmek şartıyla Türkiye dışında 1 yıl veya daha uzun süre bulunulması.

İnsani ikamet izni için red veya iptal sebepleri:

  1. İznin sebebi olan zorunlu insani sebeplerin ortadan kalkması ile birlikte insani ikamet izni iptal edilir.

İnsan ticareti mağduru ikamet izni için red veya iptal sebepleri:

  1. Yabancı uyruklu kişinin gerçek bir insan ticareti mağduru olmadığının tespit edilmesi.
  2. İkamet izninin gerektirdiği yükümlülüklerin yerine getirilmemesi.
  3. Kişinin insan ticareti suçunun failleri ile herhangi bir bağ içinde bulunması.

Sık Sorulan Sorular ve Kısa Cevaplar

Oturma İzni Nedir?

Vize veya vize muafiyeti sonunda Türkiye’de daha fazla kalmak isteyen yabancılara yetkili makamlarca belirli bir süre için verilen belgedir.

Oturma İzni Nasıl Alınır?

Oturma izni alabilmek için e – ikamet sistemini kullanılarak başvuru yapılmalı ve belirlenen randevu gününde gerekli belgelerde birlikte Göç İdaresi Müdürlüğüne müracaat edilmelidir.

İkamet İzni Türleri Nelerdir?

İkamet izni türleri: Kısa dönem, aile, öğrenci, uzun dönem, insani, insan ticareti mağduru olarak 6 türdür.

Oturma İzni Başvurusu Red Edilen Kişiler Ne Yapmalıdır?

Yabancı, red kararının kendine tebliğ edilmesinden sonraki 60 günlük süre içerisinde ikamet izni başvurusunun reddi kararı için idare mahkemesinde iptal davası açmalıdır.

İkamet İzni Geçiş Başvurusu Nedir?

İkamet kalış amacında bir değişiklik olması durumunda yapılacak ikamet türü değişikliği başvurusuna geçiş başvurusu denir. Öğrenci izninden, evlenme sonrasında aile iznine geçiş, buna örnek gösterilebilir.

Oturma İzni Fotoğraf Ölçüsü ve Özellikleri Nedir?

Son 6 ayda çekilmiş, beyaz fonlu 50 mm x 60 mm ölçülerinde, yüz kısmının yüksekliği 32 mm ile 36 mm arasında ve fotoğrafın %70 ile %80 kapsayacak şekilde, ICAO standartlarında biyometrik bir fotoğraf olmalıdır.

Oturma İzni Avukatlık Danışmanlık Hizmetinin Önemi

Başvuru prosedürleri belli zaman aralıklarında yenilenmekte ve değişmektedir. Ayrıca bu prosedürler oldukça ayrıntı içerdiği için danışmanlık hizmeti yardımıyla izin başvurularını tamamlayıp takip etmek başvuranın lehine olacaktır. Bu doğrultuda oturma izni danışmanlık hizmeti veren avukatlar bulunmaktadır.

Makalemizde “Oturma İzni Nasıl Alınır?” sorusunu ayrıntılı olarak cevapladık. Ancak ilgili mevzuat ve yönetmelikler sürekli yenilenmektedir. Bu yeniliklerin takip edilmesi ve buna göre oturma izni başvurusunda bulunmak, sürecin kısa sürede ve olumlu olarak tamamlanması açısından önemlidir. Kanun ve yönetmelikte meydana gelen değişiklikler deneyimli yabancılar hukuku avukatları tarafından düzenli olarak takip edilmektedir.

Oturma izni almak isteyen yabancı uyruklu kişilerin mutlaka yabancılar hukuku avukatı ile çalışması, doğru ikamet izni çeşidinin belirlenmesi ve  tamamlanması gereken belgeleri ve prosedürlerin eksiksiz ve doğru bir şekilde tamamlanması açısından önem arz eder.

ÇOK ÖNEMLİ!: Hukuki işleriniz için yardım alırken mutlaka avukatlar ile çalışınız. Sorun yaşamamak için yabancı göç danışmanlık şirketi adı altında iş ve evrak takibi yapan kişiler ile çalışmamaya özen gösteriniz.

Her yıl ülkemize farklı amaçlarla milyonlarca yabancı seyahat etmektedir. Yabancılar bazı durumlarda kanunlara uymak için gerekli özeni göstermediklerinden dolayı sınır dışı edilmekte ve haklarında tahdit kodu konulmaktadır.

Sınır dışı edilirken, sınır dışı edilme nedenlerine bağlı olarak sicillerine tahdit kodu işlenebilmekte ve bu kod sebebiyle 1 aydan ile 5 yıla kadar olabilecek bir sürede hatta bazı durumlarda ise süresiz bir şekilde tekrardan Türkiye Cumhuriyeti’ne girişleri engellenmektedir.

ÖNEMLİ!: Vize ihlali nedeni ile Türkiye’ye giriş yasağı hakkında yakın zamanda önemli değişiklikler olmuştur. 2024 yılı için konunun güncel ve detaylı incelemesini ‘vize ihlali ve cezası nedir‘ başlıklı yazımızda inceledik.

Aşağıdaki tahdit kodları listeden size ait tahdit koduna tıklayarak direk ilgili bölüme atlayabilirsiniz. Ancak devamındaki kodun kaldırılması için gerekli olabilecek işlemlerden idari başvuru, dava ve meşruhatlı vize ve sık sorulan sorular konularını mutlaka okuyunuz.

Tahdit Kodu Nedir? ve Neden Konulur?

Tahdit kodu, yabancı hakkında bazı durumlarda bilgilendirici bazı durumlarda ise ülkeye giriş yasağının veya deport sebebinin neden kaynaklandığını belirten koda denir. Tahdit kodlarının konuluş sebepleri birbirinden farklılık göstermektedir. Yapılan eylemin önemine bağlı olarak da tahdit süresi değişiklik göstermektedir.

Tahdit kodları listesi ve kısa açıklaması aşağıdaki gibidir:

  • V-68 (İkamet izni bakanlık iznine tabi)
  • V-69 (İkamet izni iptal edilenler)
  • V-70 (Sahte evlilik)
  • V-71 (Adres değişikliğini bildirmeyen, gerçeğe aykırı beyan eden yabancılar)
  • V-74 (Çıkışı bakanlık/valiliklere bildirilecek yabancılar)
  • V-77 (Ahıska Türkü olmadığı halde başvuruda bulunanlar)
  • V-84 (10 gün içinde ikamet izni alma koşuluna bağlı olarak giriş yapanlar)
  • V-87 (Gönüllü geri dönüş yapan geçici koruma sahibi)
  • V-88 (Çalışma izni geçersiz kılınan yabancılar)
  • V-89 (Geri kabulü sağlanan yabancılar)
  • V-91 (Ülkeden çıkışı izne tabi geçici koruma kapsamındaki yabancılar)
  • V-92 (Mükerrer kaydı olan geçici koruma kapsamındaki yabancılar)
  • V-137 (Türkiye’yi terke davet edilenler)
  • V-144 (57-A kapsamında serbest bırakılanlar)
  • V-145 (Gönüllü geri dönüş)
  • V-146 (Türk pasaportu şerhli)
  • V-147 (Pasaportu şerhli Türk vatandaşı eşi)
  • V-148 (Geçici barınma merkezinde barınan kişi)
  • V-153 (AYM 3. ülkeye ilişkin tedbir kararı)
  • V-154 (Sınır dışı etme kararına karşı idare mahkemesine başvuru)
  • V-155 (Avrupa insan hakları mahkemesi tedbir kararı)
  • V-156 (Avukatlık vekalet ücreti)
  • V-157 (İkamet izni talepleri red edilenler)
  • V-158 (Yabancı temsilcilik personel/aile üyesi kimlik kartı iptal)
  • V-159 (Üçüncü ülkeye geçiş için ülkemize gelenler)
  • G-26 (Yasadışı örgüt faaliyetleri)
  • G-34 (Sahtecilik)
  • G-42 (Uyuşturucu madde suçu)
  • G-43 (Kaçakçılık suçları)
  • G-48 (Fuhşa aracılık etme ve yer temini)
  • G-58 (Öldürme suçları)
  • G-64 (Tehdit)
  • G-65 (Hırsızlık)
  • G-66 (Gasp yağma)
  • G-67 (Dolandırıcılık)
  • G-78 (Bulaşıcı hastalık taşıyan yabancılar)
  • G-82 (Milli güvenlik aleyhine faaliyet)
  • G-87 (Genel güvenlik açısından tehlike arz edilen kişiler)
  • Ç-101 (Vize, vize muafiyeti, ikamet, çalışma izni ihlali / 3 ay süreyle giriş yasağı)
  • Ç-102 (Vize, vize muafiyeti, ikamet, çalışma izni ihlali / 6 ay süreyle giriş yasağı)
  • Ç-103 (Vize, vize muafiyeti, ikamet, çalışma izni ihlali / 1 yıl süreyle giriş yasağı)
  • Ç-104 (Vize, vize muafiyeti, ikamet, çalışma izni ihlali / 2 yıl süreyle giriş yasağı)
  • Ç-105 (Vize, vize muafiyeti, ikamet, çalışma izni ihlali / 5 yıl süreyle giriş yasağı)
  • Ç-113(Yasadışı giriş-çıkış yapanlar)
  • Ç-114 (Haklarında adli işlem yapılan yabancılar)
  • Ç-115 (Ceza evinden tahliye olan yabancılar)
  • Ç-116 (Genel ahlak ve kamu sağlığını tehlikeye atan yabancılar)
  • Ç-117 (Kaçak çalışanlar)
  • Ç-118 (İkamet izni iptal edilenler)
  • Ç-119 (Kaçak çalışanların para cezasını ödememesi)
  • Ç-120 (Vize veya ikamet ihlalinden kaynaklanan para cezasının ödenmemesi)
  • Ç-135 (Yabancılar ve uluslararası koruma kanuna aykırı davrananlar)
  • Ç-136 (Seyahat masraflarını ödemeyenler)
  • Ç-137 (Terke davet edilen yabancılar)
  • Ç-138 (İnat yolcu)
  • Ç-141 (Uluslararası güvenlik açısından sakıncalı görülen)
  • Ç-149 (Kamu güvenliği açısından sakıncalı görülen)
  • Ç-150 (Sahte belge ile giriş yapmaya çalışanlar)
  • Ç-151 (Göçmen kaçakçısı/insan taciri)
  • Ç-152 (Ülkeye girişi ihtiyaten engellenen yabancılar)
  • Ç-166 (Girişini haklı nedene dayandırmayan/maddi imkanı bulunmayan)
  • Ç-167 (3 ila 6 ay arasında vize, ikamet, çalışma izni ihlalinde bulunanlara 1 ay süreyle ülkeye girişini engelleyen)
  • K (Kaçakçılıktan arananlar)
  • N-82 (İstihzan kodu)
  • N-95 (Giriş yasağının ihlalinin para cezası)
  • N-96 (Tanınan sürede ülkemizden çıkış yapmamanın idari para cezası)
  • N-97 (Adres beyanına ilişkin idari para cezası)
  • N-99 (İnterpol kodu)
  • N-119 (İzinsiz çalışmanın idari para cezası)
  • N-120 (Vize, ikamet, çalışma izni ihlali idari para cezası)
  • N-135 (Yasadışı giriş yapmanın veya teşebbüs etmenin idari para cezası)
  • N-136 (Sınır dışı seyahat masrafı)
  • N-168 (102. maddenin ç bendine muhalefetten idari para cezası)
  • N-169 (Bakanlıkça belirlenen idari yükümlülüklere uymama idari para cezası)
  • N-170 (Kabahatler kanunu veya diğer ilgili kanunlardan kaynaklanan idari para cezası)
  • N-171 (Belirlenen yükümlülükleri yerine getirmemeden kaynaklanan idari para cezası)
  • N-172 (Gönüllü geri dönüşe ilişkin seyahat masrafı)
  • O-100 (Semti Meçhul Yurda Giriş Yasaklı Sığınmacı)
  • O-176 (Uluslararası koruma talebi olumsuz değerlendirilen yabancılar 3 yıl)
  • O-177 (Uluslararası koruma talebi olumsuz değerlendirilen yabancılar 5 yıl)

Şimdi bunlardan bazılarını tek tek görelim.

V Tahdit Kodları

V-68 (İkamet izni bakanlık iznine tabi)

V-68 kodu olan yabancıların ikamet izninin alması ancak bakanlık onayına tabidir. Bu kişiler bakımından ikamet izni alma süreci normal süreçten farklı ilerlemekte ve ek izne ihtiyaç duymaktadır.

V-69 (İkamet izni iptal edilenler)

V-69, Türkiye’de ikamet izni alıp da daha sonra ikamet kurallarına uyulmadığı takdirde iptal edilenlere konulur. Örneğin; ikamet için gerekli evrakların sahte olması gibi durumlarda V-69 tahdit kodu konulur ve kişiye 5 yıl boyunca ikamet izni verilmez.

V-70 (Sahte evlilik)

Türkiye’de ikamet izni alabilmek için sahte evlilik yapan yabancıların, tespit edilmesi halinde, haklarında V-70 tahdit kodu konularak 5 yıl kadar Türkiye’ye giriş yapmaları engellenir.

V-71 (Adreste bulunamayan, adres değişikliğini bildirmeyen, gerçeğe aykırı beyan eden yabancılar)

V-72, ikamet izni alırken bildirdiği adresini değiştirip bunu ilgili makamlara bildirmeyen veya gerçekte bildirdiği ikamet adresinden başka bir adreste ikamet eden yabancılara konulan koddur. İdari başvuru ile çözülebilir.

V-74 (Çıkışı bakanlık/valiliklere bildirilecek yabancılar)

V-74, Türkiye’den çıkmadan önce çıkışını bakanlık veya valiliklere bildirmesi gereken yabancılara konulan tahdit kodudur. İdari başvuru veya dava ile kaldırılabilir.

V-77 (Ahıska Türkü olmadığı halde başvuruda bulunanlar)

Ahıska Türkü olduğunu belirterek başvuru yapan kişilerin, gerekli araştırmalar sonucunda Ahıska Türkü olmadığının anlaşılması halinde V-77 tahdit kodu konularak bir daha Ahıska Türkü başvurusu yapamaması amacıyla konulur.

V-84 (10 gün içinde ikamet izni alma koşuluna bağlı olarak giriş yapanlar)

V-84, 10 gün içinde ikamet izni almak koşuluyla giriş yapan yabancı vatandaşların 10 gün içerisinde ikamet izni almak için yabancı şubelere başvurmamaları halinde konulur ve süreli giriş yasağı uygulanır.

V-87 (Gönüllü geri dönüş yapan geçici koruma sahibi)

V-87, Türkiye’de geçici koruma statüsünde bulunup gönüllü olarak ülkesine dönüş yapan yabancılara konulan tahdit kodudur.

V-88 (Çalışma izni geçersiz kılınan yabancılar)

V-88, çalışma izni bulunup çalışma izni iptal edilen yabancılara konulur. Çalışma izninin iptal nedenlerine göre para cezası ve Türkiye’ye giriş yasağı da konulabilir. Meşruhatlı davetiye, yeni bir çalışma izni başvurusu veya idari dava ile çözülmesi gerekir.

V-91 (Ülkeden çıkışı izne tabi geçici koruma kapsamındaki yabancılar)

V-91, geçici koruma statüsünde bulunup ülkeden çıkışı izne tabi olan yabancılara konulur. Bu kişiler ülkeden çıkmadan önce ilgili makamlardan izin almalıdır. Kodun kaldırılması idari başvuru veya dava yolu ile olabilir.

V-92 (Mükerrer kaydı olan geçici koruma kapsamındaki yabancılar)

V-92 geçici koruma statüsünde olup hakkında çift kayıt açılmış yabancıların kodudur. Kendiliğinden düzeltilmemişse çift kaydın düzeltilmesi için idari başvuru yapılması gerekir.

V-137 (Türkiye’yi terke davet edilenler)

Hakkında sınır dışı kararı verilen bazı yabancılar derhal zorla sınır dışı edilmeyip kendilerine 15 gün süre verilerek Türkiye’yi terke davet edilirler. Bu kişiler 15 gün içerisinde Türkiye’yi terk etmeleri gerekir. 15 gün geçtikten sonra hala Türkiye’de iseler haklarında derhal deport kararı uygulanır ve giriş yasağı konulur. Bu kişilere V-137 kodu konulur.

V-144 (57-A kapsamında serbest bırakılanlar)

Haklarında deport kararı olan bazı yabancıların ülkesine geri dönmesi mümkün olmayabilir veya dönerse bu kişinin hayati tehlikesi olabilir. Bu durumlarda yabancı 3. ülkeye deport edilebilir. Bu da mümkün değilse yabancı deport edilmez ve kendisine insani ikamet izni verilir. Bu süreçte kişiye V-144 kodu konulur. Meşruhatlı vize yöntemi ile kaldırılabilir.

V-146 (Türk pasaportu şerhli)

V- 146 kodu ile haklarında adli işlem başlatılan bazı Türk vatandaşlarının pasaportlarına uygulamada şerh konulmaktadır. Bazı durumlarda ise bu kişilerin pasaport başvuruları sonuçlandırılmamaktadır. Bu durum aslen hukuka aykırılık teşkil etmekte olup idari başvuru akabinde dava yoluna gidilmesi gerekmektedir.

V-147 (Pasaportu şerhli Türk vatandaşı eşi)

Bir yukarıda bahsettiğimiz durumdaki kişilerin bazen eşlerinin de pasaportuna V-147 kodu ile şerh düşülmekte, aynı uygulama bu kişilere de yapılmaktadır. Bu durum daha büyük bir hukuka aykırılık teşkil etmekte olup idari başvuru akabinde dava yoluna gidilmelidir.

V-148 (Geçici barınma merkezinde barınan kişi)

Bazı yabancılar durumun koşullarına göre geçici barınma merkezlerinde kalabilir. Bu durumda bu kişilere V-148 kodu konulur. Bilgilendirme kodu olup barınma süreci bittiğinde idari başvuru ile kaldırılabilir.

V-154 (Sınır dışı etme kararına karşı idare mahkemesine başvuru)

Aşağıda bahsedeceğimiz gibi sınır dışı kararına karşı idare mahkemesinde dava açılabilmektedir. Bu durumda kişi sınır dışı edilmez. Bu konuda kişiye V-154 kodu konulabilir. Bilgilendirme kodu olup herhangi bir zararı olan kod değildir. Dava sonunda kaldırılır.

V-157 (İkamet izni talepleri red edilenler)

V-157 ikamet izni başvurusu red edilen yabancılara konulan koddur. Kodun kaldırılması için meşruhatlı vize yoluna başvurulması veya red ikamet başvurusunun reddi kararına karşı idare mahkemesinde dava açılması gerekir.

V-158 (Yabancı temsilcilik personel/aile üyesi kimlik kartı iptal)

Yabancı temsilciliklerde çalışan kişilerin veya aile üyelerinin kimlik kartları bazı nedenlerden dolayı iptal edilebilir. Bu durumda ilgili kişilere V-158 tahdit kodu konulur. Kart iptal nedenine göre idari başvuru veya dava yolu ile çözülebilir.

V-159 (Üçüncü ülkeye geçiş için ülkemize gelenler)

V-159, transit geçiş için ülkeye gelen yabancılara konulur. Bilgilendirme kodu olup yabancı bakımından bir zararı yoktur.

G Tahdit Kodları

G-26 (Yasadışı örgüt faaliyetleri)

G-26, yasadışı örgüt faaliyetlerinde bulunan veya bulunduğu şüphesi olan yabancılara konulan koddur. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

G-34 (Sahtecilik)

G-34, sahtecilik suçlarını işleyen veya işlediği şüphesi olan yabancılara konulan koddur. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

G-42 (Uyuşturucu madde suçu)

G-42, uyuşturucu madde suçlarını işleyen veya işlediği şüphesi bulunan yabancılara konulan koddur. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

G-43 (Kaçakçılık suçları)

G-42, kaçakçılık suçlarını işleyen veya işlediği şüphesi bulunan yabancılara konulan koddur. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

G-48 (Fuhşa aracılık etme ve yer temini)

G-48, fuhşa aracılık etme ve yer temini suçunu işleyen veya işlediği şüphesi bulunan yabancılara konulan koddur. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

G-58 (Öldürme suçları)

G-58, öldürme suçlarını işleyen veya işlediği şüphesi bulunan yabancılara konulan koddur. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

G-64 (Tehdit)

G-64, tehdit suçunu işleyen veya işlediği şüphesi bulunan yabancılara konulan koddur. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

G-65 (Hırsızlık)

G-65, hırsızlık suçunu işleyen veya işlediği şüphesi bulunan yabancılara konulan koddur. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

G-66 (Gasp yağma)

G-66, gasp (yağma) suçunu işleyen veya işlediği şüphesi bulunan yabancılara konulan koddur. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

G-67 (Dolandırıcılık)

G-67, dolandırıcılık suçlarını işleyen veya işlediği şüphesi bulunan yabancılara konulan koddur. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

G-78 (Bulaşıcı hastalık taşıyan yabancılar)

Bulaşıcı hastalık taşıyan yabancılar hakkında G-78 tahdit kodu konularak süresiz olarak Türkiye’ye girişleri engellenir. Ancak hatalı teşhis yapılmışsa veya daha sonra yabancı tedavi olup sağlığına kavuşmuşsa yapılacak başvuru neticesinde Türkiye’ye giriş yasağı kalkar. Bu başvurunun dava ile mi yoksa idari başvuru ile mi yapılacağı konusunda bir avukata danışılması gerekir.

G-82 (Milli güvenlik aleyhine faaliyet)

G-82, milli güvenlik aleyhine faaliyette bulunan veya bulunduğu şüphesi olan yabancılara konulan koddur. Aşağıda bahsettiğimiz G-87 kodu ile benzerlik taşımaktadır. Onun gibi istihbari bilgilere dayanılarak konulabilir. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

G-87 (Genel güvenlik açısından tehlike arz edilen kişiler)

Yabancı kişiler hakkında emniyet istihbarat, milli istihbarat teşkilatı gibi bazı kaynaklara dayanılarak G-87 tahdit kodu konulabilmekte ve bu kişiler sınır dışı edilmektedirler.

Burada uygulamada çoğu durumda karşılaştığımız istihbarat raporlarının gelişi güzel ve herhangi bir somut kanıta dayandırılmamasıdır. Çoğu durumda istihbarat, sadece şüpheye dayanarak yabancı kişi hakkında rapor oluşturup bunu Göç İdaresi’ne bildirmektedir. Bu durumlarda dava açılarak bu kodun kaldırılması mümkündür.

Ayrıca G-87 kodu konulan bazı kişilerin sınır dışı edilmesiyle kendi ülkelerinde hayatları risk altında olmaktadır. Daha önce Anayasa Mahkemesi önüne gelen bir dava da hakkında G-87 tahdit kodu konulan kişinin sınır dışı edilmesi halinde hayatının risk altına gireceği ve kişinin genel güvenlik açısından kesin bir tehlike arz etmemesi nedenleri gerekçe gösterilerek bu işlem iptal edilmiş ve kişi sınır dışı edilmemiştir.

Ç Tahdit Kodları

Ç-101 (Vize, vize muafiyeti, ikamet, çalışma izni ihlali / 3 ay süreyle giriş yasağı)

Ç-101; vize, vize muafiyeti, ikamet izni ve çalışma izni kurallarını ihlal eden yabancılara konulur. Bu kişilere ek olarak para cezası ve yurda giriş yasağı uygulanır. Meşruhatlı vize veya dava yolu ile çözülebilir ve aynı zamanda Türkiye’ye giriş yasağı kaldırılır.

Ç-102 (Vize, vize muafiyeti, ikamet, çalışma izni ihlali / 6 ay süreyle giriş yasağı)

Ç-102; vize, vize muafiyeti, ikamet izni ve çalışma izni kurallarını ihlal eden yabancılara konulur. Bu kişilere ek olarak para cezası ve yurda giriş yasağı uygulanır. Meşruhatlı vize veya dava yolu ile çözülebilir ve aynı zamanda Türkiye’ye giriş yasağı kaldırılır.

Ç-103 (Vize, vize muafiyeti, ikamet, çalışma izni ihlali / 1 yıl süreyle giriş yasağı)

Ç-103; vize, vize muafiyeti, ikamet izni ve çalışma izni kurallarını ihlal eden yabancılara konulur. Bu kişilere ek olarak para cezası ve yurda giriş yasağı uygulanır. Meşruhatlı vize veya dava yolu ile çözülebilir ve aynı zamanda Türkiye’ye giriş yasağı kaldırılır.

Ç-104 (Vize, vize muafiyeti, ikamet, çalışma izni ihlali / 2 yıl süreyle giriş yasağı)

Ç-104; vize, vize muafiyeti, ikamet izni ve çalışma izni kurallarını ihlal eden yabancılara konulur. Bu kişilere ek olarak para cezası ve yurda giriş yasağı uygulanır. Meşruhatlı vize veya dava yolu ile çözülebilir ve aynı zamanda Türkiye’ye giriş yasağı kaldırılır.

Ç-105 (Vize, vize muafiyeti, ikamet, çalışma izni ihlali / 5 yıl süreyle giriş yasağı)

Ç-105; vize, vize muafiyeti, ikamet izni ve çalışma izni kurallarını ihlal eden yabancılara konulur. Bu kişilere ek olarak para cezası ve yurda giriş yasağı uygulanır. Meşruhatlı vize veya dava yolu ile çözülebilir ve aynı zamanda Türkiye’ye giriş yasağı kaldırılır.

Ç-113 (Yasadışı giriş-çıkış yapanlar)

Türkiye’ye yasadışı giriş yapan yabancılar hakkında Ç-113 tahdit kodu konularak 2 yıl boyunca Türkiye’ye girişleri engellenir ve ayrıca idari para cezası kesilir. İdari para cezası ödenirse Türkiye’ye sadece 2 yıl boyunca giriş yapılamaz ancak idari para cezası ödenmezse 2 yıla ek olarak 5 yıl daha Türkiye’ye giriş engellenir.

İdari para cezası da bir idari işlem olduğu için yargı yolu açıktır. Doğru zamanda doğru mahkemede dava açılması gerekir.

Ç-114 (Haklarında adli işlem yapılan yabancılar)

Türkiye’deyken herhangi adli bir işleme konu olmanız halinde suçlu olup olmamanıza bakılmaksızın hakkınızda 1 yıl boyunca Türkiye’ye giriş yasağı uygulanacaktır. İdari dava ile çözümü mümkündür.

Ç-115 (Ceza evinden tahliye olan yabancılar)

Suç işleyip de Türkiye’de hapis cezasını tamamlayanlar hakkında 1 yıl süreyle Türkiye’ye girişleri yasağı konulur. İdari dava ile çözümü mümkündür.

Ç-116 (Genel ahlak ve kamu sağlığını tehlikeye atan yabancılar)

Genel ahlaka aykırı davranan veya kamu sağlığını tehlikeye atan yabancıların Türkiye’ye tekrardan girişleri 1 boyunca engellenir.

Barlar, gece klüpleri vb. eğlence yerlerinden alınan yabancı kadınlar hakkında kolluk kuvvetlerince yakalama tutanağına ‘fuhuş yapmak amacıyla mekâna geldiği değerlendirilmektedir’ şeklinde yazılmakta ve sırf bu ifade ile yabancı kadınların ikamet ya da çalışma izinleri iptal edilmekte ve yabancılar bu sebeple sınır dışı edilebilmektedir.

Hiçbir fuhuş durumu olmadığı halde maalesef uygulamada bu gibi örneklerle çok karşılaşmaktayız. Bu konuda açtığımız davalarda olumlu sonuç almaktayız.

Ç-117 (Kaçak çalışanlar)

Türkiye’de kaçak çalışan yabancılar hakkında Ç-117 tahdit kodu konularak 1 yıl süreyle Türkiye’ye tekrardan girişleri engellenir. Ayrıca idari para cezası uygulanır. Meşruhatlı vize yöntemi ile çözülebilir.

Ç-118 (İkamet izni iptal edilenler)

Türkiye’de ikamet izni alan yabancıların, ikamet iznini başka amaçlarla kullandıkları tespit edildiğinde haklarında Ç-118 tahdit kodu uygulanarak Türkiye’ye 5 yıl boyunca girişleri engellenir. Meşruhatlı vize alınarak tekrardan Türkiye’ye giriş sağlanabilir.

Ç-119 (Kaçak çalışanların para cezasını ödememesi)

Türkiye’de kaçak çalışan yabancılara, verilen idari para cezasının Türkiye’den çıkış yaparken ödenmemesi halinde Ç-119 tahdit kodu işlenerek 5 yıl boyunca Türkiye’ye girişleri engellenir. Meşruhatlı vize yöntemi ile durum çözülebilir.

Ç-120 (Vize veya ikamet ihlalinden kaynaklanan para cezasının ödenmemesi)

Vize veya ikamet ihlali yapan yabancılar hakkında uygulanan idari para cezasının Türkiye’den çıkış yaparken ödenmemesi halinde kişi hakkında Ç-120 tahdit kodu işlenerek 5 yıl süreyle tekrardan Türkiye’ye giriş yapması engellenir. Esasen yukarıda da izah ettiğimiz üzere vize ihlali halinde uygulanacak yaptırımlar yeni düzenleme ile çeşitlendirilmiştir. Vize ihlalinin geniş bir konu olması nedeni ile bu konuda ayrı bir yazı yazdık. Yukarıda konu linkini vermiştik.

Ç-135 (Yabancılar ve uluslararası koruma kanuna aykırı davrananlar)

Yabancılar ve uluslararası koruma kanuna aykırı davranan yabancılara idari para cezası uygulanır. Bu para cezasının ödenmemesi halinde haklarında Ç-135 tahdit kodu konularak 5 yıl süreyle Türkiye’ye giriş yapmaları engellenir. Meşruhatlı vize alınarak kod kaldırılabilir.

Ç-136 (Seyahat masraflarını ödemeyenler)

Yabancıların sınır dışı edilirken seyahat masraflarını kendileri tarafından karşılanamaması halinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından karşılanır ve Ç-136 tahdit kodu işlenerek tekrar giriş yapabilmesi için bu masrafların ödenmesi istenir.

Ç-137 (Terke davet edilen yabancılar)

Göç idaresi tarafından belirli süreler içerisinde Türkiye’yi terke davet edilen yabancıların bu sürelerde Türkiye’yi davet etmemesi halinde haklarında Ç-137 tahdit kodu işlenerek Türkiye’ye 5 yıl boyunca girişleri engellenir. Meşruhatlı vize ile yeniden Türkiye’ye giriş sağlanabilir. Ayrıca idare mahkemesinde dava açılarak hiç Türkiye’den çıkmaması sağlanabilir.

Ç-138 (İNAD yolcu)

Türkiye’ye giriş yapması yasak olan yabancıların, ülkeye giriş yaparken bu durumlarının fark edilmesi halinde haklarında Ç-138 tahdit kodu işlenerek 5 yıla kadar Türkiye’ye girişleri engellenebilir. Duruma göre dava açılması gerekebilir.

Ç-141 (Türkiye’ye girişi bakanlık iznine tabi yabancı)

Ç 141, Türkiye’de yada yurt dışında Türkiye aleyhine işlemiş olduğu adli yada idari kanun ihlalinden dolayı ülkemize girişi “İÇ İŞLERİ BAKANLIĞI” tarafından yabancının pasaport bilgilerine, Türkiye’den sınır dışı edilirken yada giriş yapmadan önce alınan istihbarat bilgisi doğrultusunda Göç İdaresi tarafından uygulanan tahdit kodudur. Giriş için bakanlıktan izin alınmalıdır. İzin verilmez ise bakanlıktan gelecek cevaba göre farklı hukuki yollara başvurulabilir.

Ancak N-82 kodunda olduğu gibi, bu izin uygulamada hemen hemen hiç izin verilmemektedir. Bu durum ülkeye giriş yasağının bir uygulamasıdır. Bu durumda dava açılıp kod iptal edilmeden yabancının Türkiye’ye girmesi uygulamada pek mümkün değildir.

Ç-150 (Sahte belge ile giriş yapmaya çalışanlar)

Ç-150, Türkiye’ye girişleri sırasında sahte belge ibraz eden yabancılara konulan koddur. Meşruhatlı vize veya bazı durumlarda dava yolu ile kaldırılabilir.

Ç-151 (Göçmen kaçakçısı/insan taciri)

Ç-151, göçmen kaçakçısı suçunu işleyen veya işlediği şüphesi bulunan yabancılara konulan koddur. Ancak dava yolu ile kaldırılabilir.

Ç-152 (Ülkeye girişi ihtiyaten engellenen yabancılar)

Ç-152, ülkeye girişi ihtiyaten (her olasılığa karşı) engellenen yabancılara konulur. Bu kod dava veya meşruhatlı vize ile kaldırılabilir.

Ç-166 (Girişini haklı nedene dayandırmayan/maddi imkanı bulunmayan)

Ç-166, vize alırken veya ülkeye giriş yaparken geliş sebebini haklı bir nedene dayandırmayan veya dayandırsa bile kalacağı süre boyunca yeterli maddi imkanı bulunmayan yabancılara konulan koddur. Meşruhatlı vize yolu ile kaldırılabilir.

K Tahdit Kodları

K (Kaçakçılıktan arananlar)

K tahdit kodu genelde kaçakçılık suçlarını işleyen ve hakkında yakalama kararı çıkan yabancılar için konulur. Bu kod giriş yasağı vermeyebilir. Hatta ve hatta yurtdışına çıkışı engelleme amacı ile de konabilir.

N Tahdit Kodları

N-82 (Girişi ön izne bağlı yabancı)

N-82 tahdit kodunda yabancı Türkiye’ye giriş yapmak için ön izin almak zorundadır. Ancak bu izin uygulamada hemen hemen hiç izin verilmemektedir. Bu durum ülkeye giriş yasağının bir uygulamasıdır. Bu durumda dava açılıp kod iptal edilmeden yabancının Türkiye’ye girmesi pek mümkün değildir.

N-99 (İnterpol kodu)

N-99 İnterpol tahdit kodu kendi ülkesinde ya da İnterpol sistemine üye bir ülke tarafından hakkında İnterpol arama bülteni çıkarılan kişiler bakımından konulur. Bu kod türü aynı zamanda Türkiye’ye giriş yasağına konulmasına da neden olabilmektedir. Giriş yasağı konulmasın konusunda takdir yetkisi devlete aittir. Bu esasen ciddi bir kod türü olmasına rağmen tarafımızca çokça kaldırıldığı olmuştur.

O Tahdit Kodları

0-100 (Semti Meçhul Yurda Giriş Yasaklı Sığınmacı)

O 100, semti meçhul yurda giriş yasaklı sığınmacı tahdit kodudur. Türkiye’de İl Göç İdaresi Müdürlüklerine sığınmacı olarak başvuru yaparken beyan ettiği adreste bulunmadığı şikayet, rutin kontrol gibi uygulama ile tespit edilen ve ülkeye girişi yasaklanmış sığınmacı yabancılar hakkında Türkiye’den sınır dışı edilirken O-100 tahdit kodu uygular.

O-176 (Uluslararası koruma talebi olumsuz değerlendirilen yabancılar 3 yıl)

Uluslararı koruma talebinde bulunan yabancılar bu statü için uygun olup olmadığı değerlendirmeye alınır. Değerlendirme sonucu uygun olmaz ise bu kod konulur. İdari başvuru sonrasında dava yoluna gidilebilir.

O-177 (Uluslararası koruma talebi olumsuz değerlendirilen yabancılar 5 yıl)

Uluslararı koruma talebinde bulunan yabancılar bu statü için uygun olup olmadığı değerlendirmeye alınır. Değerlendirme sonucu uygun olmaz ise bu kod konulur. İdari başvuru sonrasında dava yoluna gidilebilir.

Yabancı Tahdit Kodları Nasıl Kaldırılabilir?

Yukarıda yabancı kişiler hakkında farklı sebeplerden dolayı farklı tahdit kodları konulduğunu ve buna bağlı olarak Türkiye’ye tekrardan giriş yapabilme sürelerinin değişiklik gösterdiğini açıkladık. Tahdit kodunun kaldırılabilmesi için idare mahkemesi yolu olduğu gibi bazı durumlarda idari başvuru veya meşruhatlı davetiye ile de kaldırılabilir. Bu konuda mutlaka bir avukat ile çalışmanız yol haritası bakımından da oldukça önemlidir. Zira her kod kendi içinde farklı bir hukuki yolu barındırmaktadır.

Tahdit Kodunun Kaldırılması için İdari Dava

Haklarında sınır dışı kararı alınan ve tahdit kodu işlenen kişiler, dava süresi içerisinde idare mahkemesinde açacakları dava ile tahdit kodu kararının iptal edilmesini sağlayabilirler. Her tahdit koduna göre değişik işlem yapmak ve davada başka türlü savunma yapmak gerekecektir.

Eğer hakkında tahdit kodu konulup deport kararı verilmiş olan yabancı varsa, bu yabancıya karşı bir an önce deport kararının iptali için de dava açmak en mantıklı yoldur. Deport kararına karşı iptal davası açıldığı takdirde kişinin sınır dışı edilebilmesi için açılan iptal davasının sonucu beklenir. Yani dava açıldığı takdirde dava sonuna kadar yabancı sınır dışı edilmez.

ÖNEMLİ!: Ancak burada önemli olan davayı doğru zamanda açabilmek ve yabancılar hukuku konusunda yetkin ve tecrübeli bir avukat ile çalışmaktır. Bazı firmalar yabancı danışmanlık firması adı altında hukuk hizmeti vermeye çalışmaktadır. Ancak davalarda temsil hizmeti ancak avukatlarca verilebilecek bir hizmettir.

Tahdit  Kodunun Kaldırılması İçin Meşruhatlı Davetiye Başvurusu ve İdari Başvuru

Bazı nadir durumlarda yabancı tahdit kodunun kaldırılmasında yalnızca idari başvuru yetmektedir. Hangi durumlarda idari başvuru yapılacağı konusunda bir avukatın değerlendirmesi gerekir.

Yabancının Türkiye’ye giriş yasağının kaldırılması için meşruhatlı vize davetiyesi yoluna gidilebilir. Vizenin amaç bölümünde tedavi, aile birleşimi, eğitim, çalışma, resmi görev, turizm gibi ifadelerin yer aldığı vizelere meşruhatlı vize denir. Meşruhatlı vize, Türkiye’ye giriş yasağı bulunan yabancıların ülkeye yasal olarak giriş yapmasını sağlar. Meşruhatlı vize işlemi genel olarak 1 ay içinde tamamlanır.

Meşruhatlı vize davetiyesi konusunda detaylı yazımızı deport nasıl kaldırılır yazımızda bahsetmiştik. Deport kaldırma konusunda detaylı bilgiye ” deport nasıl kaldırılır ” simli yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Sık Sorulan Sorular ve Kısa Cevaplar

Tahdit kodu nedir?

Tahdit kodu, yabancı hakkında bazı durumlarda yalnızca bilgilendirici bazı durumlarda ise yabancının ülkeye giriş yasağının veya deport sebebinin ne sebepten kaynaklandığını belirten koda denir.

Tahdit kodunun kaldırılması sonrası yabancı Türkiye’ye girebilir mi?

Evet. Eğer yabancının başkaca bir Türkiye’ye giriş yasağı yok ise, giriş yasağı koyan kod kaldırıldıktan sonra giriş mümkündür.

Tahdit kodunun kaldırılması davası ne kadar sürer?

Tahdit koduna karşı açılacak olan dava yaklaşık 1 sene civarında sürebilmektedir. Yürütmenin durdurulması kararı ise genelde 20-30 gün içerisinde alınmaktadır.

Deport kararı verilen yabancı iptal için dava açarsa sınır dışı edilir mi?

Hayır. Hakkında deport kararı verilen yabancı süresi içerisinde idare mahkemesinde dava açar ise deport kararı dava bitene kadar uygulanmaz. Dava kazanılır ise karar tamamen kalkar.

Meşruhatlı vize nedir?

Vizenin amaç bölümünde tedavi, aile birleşimi, eğitim, çalışma, resmi görev, turizm gibi ifadelerin yer aldığı vizelere meşruhatlı vize denir. Meşruhatlı vize, Türkiye’ye giriş yasağı bulunan yabancıların ülkeye yasal olarak giriş yapmasını sağlar.

Meşruhatlı vize başvurusu ne kadar sürer?

Başvuru, meşruhatlı vize başvurusunun türüne bağlı olarak 1-2 ay civarında sürmektedir.

Sonuç olarak, tahdit kodlarının ve deport kararlarının iptal edilmesi mümkündür. Herhangi bir hak kaybına uğramamak ve başarılı bir sonuç almak için alanında uzman bir avukatla çalışmanızı tavsiye ederiz.

Deport Nedir?

Deport kararı kaldırma ile ilgili sorular uygulamada sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Deport kararı Türkiye’de bulunan yabancıların sınır dışı edilmeleri ve haklarında Türkiye’ye giriş yasağı konulması anlamına gelir.

Yabancının Türkiye içerisinde vize ihlali yapma, kanuna, ahlaka aykırı faaliyetlerde bulunma, ulusal güvenlik veya sağlık için tehlikeli olma, çalışma izni olmaksızın çalışma gibi faaliyetleri sürdürmesi sonucunda deport edilmesi söz konusu olur.

Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı olmayan kişiler Türk hukuk düzeni içerisinde yabancı olarak kabul edilir. Yabancılar yine de hukuki olarak farklı statülere sahiptir. Ancak kişinin yabancı kabul edilmesindeki temel unsur vatandaşlığının olup olmamasıdır.

Hakkında deport kararı verilip sınırdışı edilen yabancının bir daha Türkiye’ye giriş yapabilmesi için giriş yasağının kalkması yani deport kararının kaldırılması gerekir. Deport kararının kaldırılması yabancılar için önemli bir durum arzeder. Çünkü deport edilen kişiler eşlerinden çocuklarından ayrı yaşayabilmekte veya gönderildikleri ülkelerde sıkıntılı şartlarla karşılaşabilmektedir.

Deport Edilme (Sınırdışı Edilme) Sebepleri

Deport kararının kaldırılması konusunda en önemli unsur deport kararının hangi gerekçeye dayanılarak verildiğidir. Buna bağlı olarak kişi kısa süreliğine deport edilebileceği gibi ömür boyu yurda girişi de yasaklanabilir. Deport olma nedenleri çok çeşitli olabileceği gibi en çok karşılaşılan nedenler olarak vize süresini aşma veya oturma izni süresini uzatmama hallerini söyleyebiliriz.

En temel neden olarak yabancıların Türkiye içerisinde hukuka aykırı faaliyetlerini söyledik. Buna bağlı olarak uygulamada şu nedenlerle karşılaştığımızı söyleyebiliriz:

  • Yabancının oturma izni olmasına rağmen çalışma izni almaksızın Türkiye’de çalışıyor olması. Yani kaçak çalışan yabancı deport edilmektedir.
  • Türkiye’de bulunmak için aldığı vizenin süresinin dolmuş olmasına rağmen ülkeden çıkış yapmayan yabancı vize ihlali yapmış olur ve sınırdışı edilir. (Vize ihlali olarak adlandırılan bu durumda eğer yabancı vize ihlali cezasını öder ve çıkış giriş yapar ve devamında 10 gün içerisinde oturma iznine başvurursa deport edilmez. Bu konudaki geniş bilgiyi vize ihlali cezası ve hesaplaması yazımızdan okuyabilirsiniz.
  • Oturma izni süresi dolmasına rağmen bunu uzatmayan yabancı yakalanarak sınır dışı edilir.
  • Yabancılar bazen Türkiye’de belirli hakları elde etmek için muvazaalı evlilik yaparlar. Bu sahte evlilik tespit edilirse yabancı gene sınır dışı edilir. Ayrıca hakkında V70 tahdit kodu işlenir.
  • Yabancı kişi Türkiye’de fuhuş gibi ahlaka aykırı eylemlerde bulunmuşsa yakalanarak deport edilir.
  • Yabancının suç işlemesi ve hapis cezasına mahkum edilmesi de bir sınır dışı edilme sebebidir. Terör örgütü üyesi veya sempatizanı olan yabancı da bu kapsamda deport edilebilecektir.
  • Türkiye’ye kaçak yollarla veya sahte evraklarla giren kişilerin sınırdışı edildiği de görülmektedir. Hakkında deport kararı olan bir kişi Türkiye’ye her nasılsa yasaklı giriş yapmışsa gene sınır dışı edilir.
  • Yabancının, toplum sağlığını tehlikeye sokacak bulaşıcı bir hastalığa yakalandığı tespit edilirse gene hakkında deport kararı verilebilir.
  • Uluslararası koruma başvurusu reddedilen yabancılar ile bu koruma statüleri sona eren yabancılar için de deport edilmeleri söz konusu olacaktır.

Burada saydığımız nedenler sınırlı değildir. Yabancının başka nedenlere dayalı olarak deport edilmesi de mümkündür. Yurt dışı edilme nedenine bağlı olarak yurda giriş yasağı süresi de belirlenir. Dediğimiz gibi her nedene bağlı olarak farklı süreler vardır.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye giriş yasağı ile ilgili yeni düzenlemeler yapılmıştır. Buna göre artık kişinin Türkiye’ye girişi 1 ay ile 5 yıl arasında yasaklanabilmekte ve her bir kısıtlama için farklı sonuçlar doğabilmektedir. Bununla ilgili 20201 yılı için detaylı ve güncel bilgiye vize ihlali ve cezasıbaşlıklı yazımızda yer verdik.

Bazı durumlarda sınır dışı edilen kişi için sınır dışı edilme nedenine bağlı olarak yabancı tahdit kodu konur. Bu nedenle yabancı hakkında işlenmiş kodun kaldırılması önem arzeder. Bu sürecin bir avukat yardımı ile sürdürülmesi de aynı önemdedir.

Esasen deport kaldırma işlemlerine girişmeden önce yabancının hakkında ne tür tahdit kodu var bunun kontrolü gerekir. Eğer bilgilendirici değil de sınırlandırıcı tahdit kodu var ise yapılacak işlemler biraz değişmekte ve zorlaşmaktadır. Ülkeye giriş yasağı koyan tahdit kodları ile ilgili ayrıntılı ve geniş bilgiyi tahdit kodu ve kaldırılması yazımızdan okuyabilirsiniz.

Deport Kararını Kim Verir?

Yabancının deport edilmesine Göç İdaresi Genel Müdürlüğü veya ilgili valilik karar verir. Burada kişiye bir yurda giriş yasağı süresi belirlenir ve bu sürenin belirlenmesinde idarenin yetkisi çok geniştir. Ancak buna rağmen gene kanunda öngörülen sınırlar içerisinde bir süre belirlenecektir.

Bahsedildiği gibi idarenin yetkisi geniştir ve bu yetki bazen fevrice kullanılmaktadır. Ancak bu şekilde kullanılan yetkiye karşı ise yargı yolu açıktır.

Deport Kaldırma İşlemleri

Kural olarak hakkında sınır dışı edilme kararı olan kişi, yani deport edilen yabancı, yurda giriş yasağı süresi dolmadan Türkiye’ye giriş yapamaz. Ancak bu durumun bazı istisnaları vardır. Yani her zaman bu sürelerin dolmasını beklemeye gerek yoktur.

Deport kaldırma işlemleri iki türlü olabilir.  İlk olarak yabancı meşruhatlı vize almış olabilir. Bu vize ile hakkında verilen sınır dışı süresi dolmadan ülkeye giriş yapabilir. İkinci olarak da yabancı, hakkında verilen deport kararının iptalini idare mahkemesinden dava yolu ile talep edebilir. Aşağıda bu iki yolu ayrıntıları ile anlatacağız.

Meşruhatlı Vize Alarak Deport Kaldırma

Deport kararına rağmen Türkiye’ye yabancının giriş yapabilmesinin bir yolu meşruhatlı vize alınmış olmasıdır. Hakkında deport kararı uygulanmış bir yabancı, evlilik dolayısıyla, eğitim – araştırma dolayısıyla, çalışma – tedavi dolayısıyla alacağı meşruhatlı vize sayesinde süresi dolmamış olmasına rağmen Türkiye’ye giriş yapabilir. Bu saydığımız vizelerin alınabilmesi için söz konusu sebeplere dayanak teşkil eden evraklar vize başvurusu sırasında belgelenmelidir. Aksi halde başvuru reddedilir.

Meşruhatlı vize davetiyesi başvurusunu uzmanı olmayan kişiler yaptığında genelde ret kararı gelmektedir. Bu işlemleri mutlaka daha önce çalışmış bir avukat ile yürütmeniz sağlıklı olacaktır.

Bazı kişilerin meşruhatlı vize talep etmeleri mümkün olmaz. Burada terör örgütü üyeliği ve devlet aleyhine faaliyet gösterme gibi nedenlerle sınır dışı edilme durumları kastedilmektedir. Bu kişiler meşruhatlı vize talep ederek ülkeye giremez ancak idare mahkemesinde deport kararının iptali talepli bir dava açmaları ve bu davanın başarıya ulaşması sonucunda deport kararı kaldırılır ve Türkiye’ye giriş yapabilirler.

Deport Kararına Karşı Dava Yolu

Deport kararına itiraz, dava yolu ile gerçekleştirilebilir. Deport kararı idarenin aldığı bir karar olması dolayısıyla idari işlem niteliğindedir. İdari işlemlerin iptali için idare mahkemesinde iptal davası açılmalıdır. İdarenin gerçekleştirdiği bütün iş ve işlemler yargı denetimine tabi tutulabilir. İdarenin bu işlemleri yargıya taşınmadığı müddetçe hukuka uygun kabul edilir.

Eğer bir yabancı hakkında deport kararı alınmışsa, kararı alan idare ilgili yabancıya veya bu yabancının yasal temsilcisine kararı gerekçeli olarak tebliğ eder.

Sınır dışı edilme kararı kendisine uygulanmak istenen yabancı bu çerçevede hakkında verilen deport kararının hukuka aykırı olduğunu iddia ederek idare mahkemesinde iptal davası açabilir. Burada sınırdışı etme kararına itiraz niteliğindeki bu davayı açabilmek için 7 günlük hak düşürücü süre söz konusudur. Deport kararının kendisine tebliğ edilmesinden itibaren 7 gün içinde bu davayı açmalıdır.

Bu kararı tebliğ alan yabancı dava konusunda oldukça hızlı hareket etmelidir. Çünkü dava yoluna gitmek isteyen yabancı avukata gittiğinde avukatın yapacağı ve zaman alan bir çok işlem (il göç idaresi ile yazışma, olaya göre başka yerden toplanacak belgelerin toplanması, gerekli karar araştırması, dilekçe yazımı, dava açılması) mevcuttur.

Genel olarak bu karara karşı idare mahkemesinde açılan iptal davası deport işleminin uygulanmasını durdurur. Yani mahkeme bir karar verene kadar kişi sınır dışı edilemez ve Türkiye’de kalmaya devam edebilir. Bu yabancı için oldukça iyi bir haktır.

Bazı durumlarda sınır dışı edilen kişi için sınır dışı edilme nedenine bağlı olarak kod konur. Örneğin G-87, V-70 kodları gibi. Bu kodların kaldırılması da ancak idare mahkemesinde açılacak davaya bağlıdır. Bu konuyu yukarıda linkini verdiğimiz yazımızda ayrıntılı açıklamıştık.

Sınır Dışı Edilme İşlemleri ve Süreci

Hakkında deport edilme sebepleri gerçekleşen yabancı kolluk kuvvetleri tarafından yakalanmış olabilir. Resmi bir kurumun durumu farketmesi üzerine kolluk kuvvetlerine durum ihbar edilmiş olabilir. Yahut yabancı kendi isteği ile kolluk kuvvetlerine durumu bildirerek ülkeyi terk etmek istediğini bildirebilir.

Yakalanan yabancı öncelikle hastaneye götürülerek muayene yapılır. Sonrasında İl Göç İdaresinin bu tarz durumlar için belirlediği bir yere götürülür. Burada yabancı kişinin deport edilmesine ilişkin evraklar hazırlanır.

Yabancı bu aşamada da (henüz karar çıkmadan) avukat tutabilir, görüşebilir, sınırdışı kararı çıkmaması için avukatının İl Göç İdaresi ile görüşmesini sağlayabilir veya gerekli evrakları alarak karara itiraz etmesini sağlayabilir.

Belgeleri tamamlanan yabancı geri gönderme merkezine gönderilir. İstanbul’da yabancı kadın Silivri Geri Gönderme Merkezine gönderilirken yabancı erkek Çatalca Geri Gönderme Merkezine götürülür. Geri gönderme merkezine bu şekilde nakledilen yabancı işlemleri bittiğinde ve dava da açmamış ise ülkelerine gönderilmesi sağlanır. Bazı durumlarda ise yabancının istediği başkaca bir ülkeye gönderilebilir.

Terke Davet (Terke Çağrı) Nedir?

Deport edilmeleri için gereken şartlar oluşan yabancı eğer kendisi kolluk kuvvetlerine sınır dışı edilmek üzere başvurursa veya avukat aracılığı ile deport değil de terke davet verilmesine karar verilmesini sağlar ise geri gönderme merkezine götürülmek zorunda kalmayabilir. Bu yabancılar için terke davet isimli hukuki prosedür söz konusu edilir ki bu çok daha iyidir. Hakkında terke davet prosedürü işletilen yabancıya Türkiye’den ayrılması için en az 15 günlük mühlet tanınır. Bu sürenin üst sınırı 30 gündür.

Terke davet için yabancının illa kendi durumunu kolluk birimlerine bildirmiş olması şart değildir. Normal şartlarda vize ihlali tespit edilmiş ve hakkında idarece deport kararı verilmiş kişi de terke davet edilebilir. Bu durum idarenin takdirindedir.

Bununla beraber yabancı kolluk kuvvetlerine kendi rızası ile durumu bildirmişse her zaman terke davet kurumu hükümleri bu yabancı hakkında uygulanacak diye bir kural da yoktur. Burada deport edilme şartları gerçekleşmiş olan yabancının özel durumuna, geçmişine vb. subjektif özelliklerine bakılır.

Deport edilecek kişi için kaçma, saklanma şüphesi, yasaklı giriş çıkış yapmış olmaları,sahte belgelerle iş yapmaya çalışmış olmaları gibi durumlar söz konusu ise terke davet prosedürü işletilmez.

Kimler Sınırdışı Edilemez?

Yabancı sınır dışı edileceği zaman gönderildiği ülkede ölüm – işkence tehlikesi ile karşılaşacaksa bu kişinin deport edilmesi mümkün değildir. Bu konuda gerçekçi emarelerin varlığına bakılır.

Eğer sınır dışı edilecek yabancının gebelik, yaşlılık gibi seyahat engelleri bulunuyorsa bu kişinin gönderilmesi de mümkün değildir.

Kişinin Türkiye’de önemli bir tedavisinin sürüyor olması ve bu tedavinin transfer edileceği ülkede mümkün olmaması veya transfer sürecinin yabancıyı sağlıken kötü etkileyeceği gibi durumlar söz konusu ise gene deport edilme yapılamaz.

Cinsel şiddet, insan ticareti veya önemli derecede fiziksel – psikolojik şiddete maruz kalmış ve tedavileri süren yabancılar da bu kapsamda sınır dışı edilemeyeceklerdir.

Bu kişiler için sınır dışı kararı verilemeyeceği kanunen belirlenmiştir. Ancak sonuçta bu yabancılar da deport edilme şartları üzerlerinde gerçekleşmiş kişilerdir. Bu nedenle sabit bir yerde ikamet ediyor olmaları istenebileceği gibi belirli sürelerde belirli bildirimlerde bulunmaları da kendilerinden istenebilir.

Davanın Açılmasında Zamanaşımı

Deport kararı kaldırma talepli açılan davada zamanaşımı süresi 15 gündür. Kişi sınırdışı edilme kararının kendisine tebliğ veya ibraz edilmesinden itibaren 15 gün içerisinde iptal davasını açmalıdır.

Terke davet prosedüründe yabancıya ülkeyi terketmesi için en az 15 gün olacak şekilde bir süre tanınır. Yabancının bu süre içinde ülkeyi terketmemesi halinde yakalanarak geri gönderme merkezine transfer edilmesi gibi zorlu hukuki prosedür işletilir.

Kişiye deport kararı ile birlikte işlenen kodların iptali sürenin geçmesi ile gerçekleşmez. Bu kodlar ancak dava açarak kaldırılabilir. Bunun için herhangi bir hak düşürücü zamanaşımı süresi söz konusu değildir.

Deport Kararı Kaldırmada Görevli ve Yetkili Mahkeme

Deport kararının iptaline yönelik olarak açılacak olan iptal davasında görevli mahkeme idare mahkemeleridir. Sınır dışı edilme kararı idari bir işlem olması dolayısıyla hukuka uygunluğunu denetleyecek olan da idare mahkemesidir.

Yetkili mahkeme de idari işlem niteliğinde olan bu kararı veren idarenin bulunduğu yer mahkemesidir. Yani hakkında deport kararı uygulanan yabancı bunun iptali için açacağı davayı işlemi uygulayan idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açmalıdır.

Yabancı hakkında verilen deport kararının nedenine bağlı olarak kişiye verilen kodun iptali ve kaldırılması için açılacak davada da görev ve yetki kuralı aynıdır. Yani kodu kişinin siciline işleyen idarenin bulunduğu yer idare mahkemesinde dava açılmalıdır.

Deport Kaldırma İşlemlerinde ve Davalarında Avukatın Önemi

Yazımızda deport kararı kaldırma ile ilgili bilinmesi gereken önemli detaylara yer verdik. Yabancıların sınırdışı edilmesine ilişkin hukuki prosedür kanunlarda açıkça belirtilmiştir. Ancak mevzuatı dağınık hükümlere sahiptir. Bir yabancının Türk hukukuna uzaklığının yanında bu hükümlerin uygulanışı her zaman kanunlar çerçevesinde yürümemektedir.

Deport işlemi idari bir işlemdir. Yargısal bir karar değildir. Bu yüzden uygulamada çokça hukuka aykırı durumlar söz konusu olmaktadır. Özellikle sınır dışı edilmemeleri gereken bazı yabancılar gidecekleri ülkede bir takım tehlikelerle karşılaşacak olmalarına rağmen hukuka aykırı olarak sınır dışı edilebilmektedir.

Deport edilen kişinin süreyi doldurmadan Türkiye’ye dönmesi mümkündür. Bunun mümkün olması hukuki prosedürün hızlı ve doğru bir şekilde işletilmesine bağlıdır. Bu nedenle hakkında deport kararı verilen kişinin deneyimli bir avukatın hukuki yardımını talep etmesi kişi için en sağlıklı yol olacaktır.

Biz bu konuda paket olarak çalışma davetiyesindeki çalışılacak kişi veya şirketin bulunması, başvuru, kaldırma işlemi, havaalanında karşılama ve gerekli hukuki işlemlerin yapılması hizmeti vermekteyiz.

TC. YARGITAY CEZA GENEL KURULU

2017/234 E. 

2019/418 K.

14.05.2019 T.

“İçtihat Metni”

Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 3. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Asliye Ceza
Sayısı : 749-926

Kasten yaralama suçundan sanık …’nun beraatine ilişkin Ankara (Kapatılan) 13. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 11.06.2014 tarihli ve 282-664 sayılı hükmün, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 10.09.2015 tarih ve 9867-25151 sayı ile;

“…Mağdurun soruşturma aşamasındaki beyanı, anlatımı ile uyumlu doktor raporu karşısında yetersiz gerekçe ile sanığın üzerine atılı suçla ilgili mahkûmiyeti yerine yazılı şekilde beraatine karar verilmesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

6545 sayılı Kanun’un 84. maddesiyle 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 6. maddenin 1. fıkrası uyarınca sulh ceza mahkemelerinin kaldırılması nedeniyle bozmadan sonra yargılama yapan Ankara 38. Asliye Ceza Mahkemesi ise 08.12.2015 tarih ve 749-926 sayı ile;

“…Hukukun amacı konusundaki görüşleri, iki ana grupta özetlemek mümkündür.
1) Hukukun amacı objektif nitelikteki mutlak idedir.
2) Hukukun amacı değişik bireylerin sayısız farklı amaçlarına hizmettir.

Belirli bir yer ve zamanda uygulanmakta olan değil de uyuşmazlık ve sosyal gereksinimleri adalete en uygun şekilde karşılayacağı düşünülen hukuka ideal hukuk veya doğal hukuk adı verilmektedir.

Doğal hukukun düşüncesi hukuk felsefesi literatürünün ağırlıklı kısmında varlığını sürdürmekte ise de bu düzenin kesin biçimde formüle edilmesi çok güçtür. Hukukun bazı olgusal durumları hedeflediği veya bazı olgusal durumların yalnızca eğer bazı davranış kurallarını genel olarak itaat edilirse belireceği fikrini, özellikle yakın dönem bilim adamlarının ‘şeylerin tabiatı’ tarafından belirlenmiş hukuk kavramında açıklanmış buluruz. Bu, hukukun ‘ampirik’ veya tecrübi bir bilim oluşu temel varsayımı üzerindeki ısrardan kaynaklanmaktadır. Fakat özgül hâlini hiç kimsenin tahmin edemeyeceği ve hiç kimsenin kesin olarak tanımlanamayacağı özellikler tarafından belirlenen böylesi bir soyut düzeni bir gaye olarak tasavvur etmek çoğu kişinin uygun ve rasyonel eylem hedefi olarak düşündüğü şey ile uyumsuzdu. İnsanlar arası ilişkilerin soyut olduğu veya sürekli değiştiği böylesi bir kozmos düzeninin idamesi, insanların tasarımlı eyleminin amacı, hedefi veya sonucundan anladıkları şeye uymadı.

Amaç kavramından; hukukun değişik bireylerin sayısız amaçlarına hizmet ettiğini anlıyoruz. O, önceden öngörülemeyen çok sayıda farklı amaçlar için araçlar sağlar. Hukuk herhangi bir amacın aracı değildir. Sadece çok sayıdaki amacın başarıyla izlenmesinin bir şartıdır. O, muhtemelen lisanın ardından, en çok sayıdaki farklı amaca hizmet eden ikinci araçtır. Hukuk kesinlikle bilinen bir amaç için yapılmamıştır. Ona göre hareket eden insanları amaçlarının takibini daha başarılı kılması sayesinde gelişmiştir.
Bu durumda; yargıçtan muhafaza etmesi beklenen, faaliyet hâlindeki bireylerin kimi beklentilerinin, başkalarının müdahalesinden korunuyor olmasına dayanan bir düzenin varlığıdır.

Yargıcın genellikle insanların adil olarak düşündüğü şeye karşılık gelecek şekilde karar vermesi beklenir. Fakat o bazen Prima Facie (görünüşte) adil olanın meşru beklentileri hayal kırıklığına uğratması yüzünden, adil olmayabildiğine de karar vermek zorunda kalabilir.

Bu durumda o hükümlerini münhasıran ifade edilmiş kaziyelere değil, sosyal düzenin gereklerine dayanan ve toplum tarafından genel kabul görmüş adalet anlayışının sonucu olan bir tür ‘durumsal mantığa’ dayandırmak zorundadır.

Yargıcın başlama noktası hâlihazırda yerleşik kurallara dayalı beklentiler olacakken, çoğu defa aynı derecede iyi niyetle benimsenen ve kabul edilen, kurallar tarafından eşit derecede tavsif edilmiş, çatışma hâlindeki beklentilerden hangilerinin meşru telakki edileceklerine karar vermek mecburiyetinde olacaktır.

Ancak bu gibi durumlarda ona yol gösterecek hiçbir bilinen kural olmayacak olmasına rağmen yargıç yine de istediği tarzda karar vermekte serbest olmayacaktır. Karar, kabul edilmiş kurallardan mantıki olarak çıkarılmasa dahi yine de mevcut yerleşik kurallar heyeti ile bu kuralların hizmet ettiği düzenin aynısına hizmet etme anlamında tutarlı olmalıdır.
Eğer yargıç bir davacının bir kuralın o kural yaygın bir şekilde kabul edilmiş ve hatta ifade edildi ise, cihanşümul olarak tasdik edilmiş olsa da kendisinin beklentilerini şekillendirmekte yanlış olduğunu düşündüğünü görürse bu, yargıcın o kuralın bazı durumlarda diğer kurallara dayanan beklentilerle çatıştığını keşfetmesi sayesinde olacaktır.

‘Biz hepimiz bunun adil bir kural olduğunu düşünmüştük fakat şimdi gayriadil olduğu ortaya çıkmaktadır’ ifadesi için de bizim bir kuralın adilliği veya gayriadilliği mefhumumuzun sadece bir kanaat ya da hissediş meselesinden ibaret olmadığını fakat bağlı olduğumuz bir var olan düzeni icaplarına bağlı olduğunu açıkça ortaya çıktığı bir tecrübeyi tasvir eder anlamında bir ifadedir.

Böyle bir durumda davacıların güvendiği kurallarının birinin veya hatta her ikisinin tadil edilmesinin gerekecek olmasının sebebi onların belirli bir durumda uygulanmasının meşakkatli olması veya belirli bir durumda başka bir sonucun daha arzuya şayan olması değildir, fakat kuralların çatışmayı önlemeye yetersiz olduğunun ispatlanmasıdır. (Friedrich A. Hayek, Hukuk, Yasama ve Özgürlük, İş Bankası Kültür Yayınları s. 146 vd.)
Burada tadil edilmesi gereken kural hukuk sistemimizde şüphesiz emredici hukuk normları olmayacaktır. Çünkü altyapısı itibarıyla Kıta Avrupası hukuk sistemine dayalı kodifike edilmiş hukuk sistemimiz buna uygun değildir.

Türk Yargıcının yapması gereken buyurucu normun çerçevesinde kalmak kaydı ile uyuşmazlığı ‘adil’ olana en uygun şekilde çözmektir.
Maalesef hukuk sistemimizde biz yargıçlar; mahkemelerin üzerinde bulunan aşırı iş yoğunluğu, görülecek dosya sayısının fazlalığı ve zaman darlığı gibi nedenlerden dolayı mahkemeler ve Yüksek mahkemede, önüne gelen işi oluşturulmuş bir takım şablonların içerisine hapsedip karşımızda bulunanların insan olduğunu ve bizim verip akşama unuttuğumuz kararların karşımızdaki bireyler üzerinde derin sonuçları olabileceğini zaman zaman gözden kaçırabiliyoruz.

Oysa Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin dediği gibi ‘Hâkim, insana, tabiata, gerçeğe, olağana sırt çevirmeden ve katı kalıplar içerisine sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa insan kokusu taşıyan bir çözüm getirmek zorunluluğundadır’ (Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 31.12.1976 tarihli ve 9370-13138 sayılı ilamı.)

Somut olayımıza gelirsek;
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 19.01.2014 tarihinde meydana gelen eşe karşı kasten yaralama olayı nedeni ile mahkememizde sanık hakkında bir dava açılmıştır.

Müşteki … 19.01.2014 tarihinde poliste vermiş olduğu ifadesinde sanık …’ndan şikâyetçi olmuş ise de 23.01.2014 tarihinde poliste vermiş olduğu ek ifadesinde sanık …’nun kendisi hakkında yapmış olduğu şikâyete istinaden kendisinin de şikâyette bulunduğunu eski beyanlarına ek olarak sanık … ile daha sonra aralarında bir yanlış anlaşılma olduğunu anlayarak anlaştıklarını ve şikâyetçi olmadığını beyan etmiştir.

Müşteki Mahkememizde 11.06.2014 tarihinde verdiği ifadesinde ‘Olay tarihinde eşim ile aramızda boşanma davası vardı. İkimiz de birbirimize karşı öfkeli ve tavırlı idik. Olayın olduğu gün eşim ile boşanma konusunu konuşurken yüzümü tuttu ve ‘Ne yapıyorsun, yuvamız yıkılıyor’ dedi ve bu sırada kuvvetlice sıktığı için yüzümde tırnak izleri oluştu. Her ne kadar eski ifademde bana saldırdığını söylemiş isem de eşim bana saldırmamıştır. Bir araya geldik boşanma süreci sona ermiştir. Eşim ile mutluyum şikâyetçi değilim’ şeklinde beyanda bulunmuştur.

Müşteki … ve sanık … on üç yıldır evlidirler ve iki tane de çocukları bulunmaktadır.

Olay tarihinde aralarında boşanma davası bulunmaktadır. Hayatın olağan akışı içerisinde boşanma aşamasında bulunan eşlerin arasında birtakım tartışmaların ve gerginliklerin olması kaçınılmazdır. Bu durumda muhatap olan çiftlerin normal zamanlardaki gibi olaylar karşısında soğukkanlı davranmaları ve hareket etmeleri her zaman mümkün olmayabilir. Bu zaviyeden yaklaşarak somut olayımızı ele alacak olursak müşteki eşi olan sanığın kendisinden şikâyetçi olması hasebiyle eşinden şikâyetçi olduğunu ve konuşma esnasında eşinin yüzünü kuvvetlice sıktığı için tırnak izlerinin oluştuğunu ve eşinin kendisine saldırmadığını beyan etmiştir.

Sanık ve müşteki arasında daha önceye dayanan bir husumet veya sürekli kavga ettiklerine dair herhangi bir delil bulunmamaktadır.
Mahkememizce Kaderoğlu ailesinin temelinde bulunan evlilik ‘kurtarılamaz evlilik’ ya da ‘müdahale edilmesi gereken evlilik’ statüsünde değildir.

Ailenin toplumun temeli olduğu gerçeği ve Mahkememizce sıkça da gözlendiği gibi bölünmüş ailelerden geriye kalan çocukların üzerinde meydana gelen psikolojik travma, suça yatkınlıkları ve giderek topluma monte olamamış birey hâline gelme potansiyelleri de dikkate alınarak mahkememiz kurtarılamaz ya da müdahale edilmesi gereken evlilik niteliği kazanmamış ailelerin bütünlüğünün sağlanması için sanığın lehine olan bütün hukuksal düzenlemelerin göze alınması gerektiği düşüncesindedir.
Keza hâkim önüne gelen olay ile ilgili bazen yerleşik uygulamaların aksine adil olanı saptayıp karar vermekle yükümlüdür.

Onarıcı adalet ilkesi gereği yargılama sadece geçmişe yönelik olarak değil geleceğe de yönelik olmalıdır.

Somut olayımızda da müşteki …’nun Mahkememizde ifade ettiği ‘Ben eşim ile barıştım, sanık eşim yuvamız yıkılıyor, kendine gel diyerek yüzümü sıkmıştı, ben de yüzümü aniden geriye çekince çizikler oluştu, sanıkta yaralama kastı yoktu, bir anlık kızgınlıkla şikâyetçi oldum. Barıştık, iki tane de çocuğumuz vardır, birbirimizi seviyoruz, tekrar huzurumuzun kaçmasını ve yuvamızın bozulmasını istemiyoruz.’ söylemindeki kasıt olmadığı ibaresi sanık lehine yorumlanmış ve sanığın müştekiyi taksirle yaraladığı hususundaki kabulün gerek olayın içeriğine gerek ailenin geleceğine ve gerekse adil olana yakın olduğu düşünülmüştür.
Mahkememiz hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile sonuçlanmış bir karar verse dahi bunun yani sanığın üzerinde mahkeme kararına bağlanmış ve olumsuz neticelenmiş bir uyuşmazlığın oluşturacağı potansiyel baskı ve tekrar ailenin yapısının bozulması yönünde oluşturabileceği tehdide yönelik öngörü birlikte değerlendirildiğinde,
Yargıtay bozma ilamına direnilerek önceki kararın tekrarı yönünde karar vermek gerektiği düşünülmüştür,” şeklindeki gerekçeyle bozma kararına direnerek sanığın önceki hüküm gibi beraatine karar vermiştir.
Direnme kararına konu bu hükmün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 15.03.2016 tarihli ve 87128 sayılı “onama” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 436-726 sayı ile; 6763 sayılı Kanun’un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 23.02.2017 tarih ve 536-1811 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı kasten yaralama suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;
Sanık …’nun tehdit edildiğini iddia ederek mağdurdan şikâyetçi olması üzerine, mağdur …’nun şüpheli sıfatı ile Demirlibahçe Polis Merkezinde ifade verdiği sırada, boşanma davası açtığı eşi sanık …’nun kendisine saldırdığını, kendisinin de eşi …’ndan şikâyetçi olduğunu belirtmesi üzerine sanık hakkında soruşturmaya başlandığı,

Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimliğince mağdur … hakkında düzenlenen 27.01.2014 tarihli raporda; darp nedeniyle başvuran mağdurun yüzünde, her iki yanakta, çok sayıda çizik tarzında tırnak iziyle uyumlu dermabrazyon izlendiği, mağdurdaki mevcut yaralanmanın yaşamını tehlikeye sokmadığı, basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğunun belirtildiği,

Mağdur … hakkında sanık …’na yönelik tehdit suçundan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 17.02.2014 tarihinde ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, anlaşılmaktadır.

Mağdur … 19.01.2014 tarihinde Kollukta; öğretmen olduğunu, sanıkla evli olduklarını, müşterek iki çocuklarının bulunduğunu, eşinin son zamanlarda evde bira içmeye başladığını, çocuklarına ilgi göstermediğini, bunun üzerine sanığı bira içmemesi, çocuklarına şefkât göstermesi, davranışlarını değiştirmesi hususunda uyardığını, sanığın bu tavırlarını sürdürmesi nedeniyle boşanma davası açtığını, davayı öğrenen sanığın yirmi gün kadar önce müşterek evlerini terk ederek annesinin evine yerleştiğini, olay günü küçük çocuğunu sanığa bırakmaya gittiği sırada, sanığın kendisine hakaret ederek saldırdığını, sanıktan şikâyetçi olduğunu, uzlaşmak istemediğini,

23.01.2014 tarihli ek ifadesinde; sanık ile aralarında yaşananların yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını, sanıkla anlaştığını, şikâyetinin bulunmadığını,

Mahkemede; olay tarihinde sanığa karşı açtığı boşanma davasının derdest olduğunu, bu nedenle birbirlerine karşı öfkeli olduklarını, olay günü sanıkla boşanma konusunu konuşurken sanığın yüzünü tutarak “Ne yapıyorsun, yuvamız yıkılıyor” dediğini, sanık kuvvetlice sıktığı için yüzünde tırnak izleri oluştuğunu, ancak ilk ifadesinin aksine sanığın kendisine saldırmadığını, barıştıklarını, yeniden bir araya geldiklerini, sanıkla yaşamaktan mutlu olduğunu, şikâyetçi olmadığını, ifade etmiştir.

Sanık … 19.01.2014 tarihinde Kollukta şikâyetçi sıfatıyla alınan ifadesinde; öğretmen olarak görev yaptığını, mağdurla 13 yıldır evli olduğunu, müşterek iki çocuklarının bulunduğunu, Aralık ayının son günlerinden beri mağdurla ayrı yaşadıklarını, mağdurla aralarında çeşitli sorunlar bulunduğunu, mağduru terk ederek annesinin evine gittiğini, mağdurun kendisini tehdit ettiğini, mağdurdan şikâyetçi olduğunu,
23.01.2014 tarihli ek ifadesinde; mağdur hakkındaki şikâyetinden vazgeçtiğini, aralarındaki anlaşmazlıkları çözdüklerini, karşılıklı olarak anlaştıklarını,

Mahkemede; olay tarihinde mağdurla aralarında derdest boşanma davası bulunduğunu, bu nedenle gergin olduklarını, mağdurla yaşanan tartışma sırasında mağduru yüzünden tutarak “Ne yapıyorsun, yuvamız yıkılıyor” dediğini, mağdurun yüzündeki tırnak izlerinin bu sırada meydana gelmiş olabileceğini, duygusal tepki gösterdiğini, mağduru kasten yaralamadığını, suçsuz olduğunu, savunmuştur.

Kasten yaralama suçu 5237 sayılı TCK’nın 86. maddesinde;
“(1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur
(3) Kasten yaralama suçunun;
a) Üstsoya, altsoya, eşe veya kardeşe karşı,
b) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,
d) Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,
e) Silâhla,
İşlenmesi hâlinde, şikâyet aranmaksızın, verilecek ceza yarı oranında artırılır” şeklinde düzenlenmiştir.

Maddenin birinci fıkrasında kasten yaralama suçunun tanımı yapılmış, kişinin vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan her davranış, yaralama olarak kabul edilmiş, madde gerekçesinde bu husus açıkça vurgulanmıştır.

Kasten yaralama suçunda korunan hukuki yarar, kişinin vücut dokunulmazlığı ve beden bütünlüğüdür. Suçun konusu, mağdurun acı verilen veya bozulan bedeni veya ruhsal varlığıdır. Failin yaptığı hareket sonucu, maddede belirtilen sonuçlardan biri meydana gelirse, kasten yaralama suçunun oluşacağında tereddüt bulunmayıp, bu sonuçları doğurmaya elverişli her türlü hareketle kasten yaralama suçunun işlenmesi mümkündür.

Öte yandan; T.C. Anayasası’nın “Mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı 138. maddesinin birinci fıkrasında;
“Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.” hükmü getirilmiştir.

Hâkimler kanuna göre adalet dağıtırlar, hâkim kanunu beğendiği veya adil bulduğu için değil, içinde bulunduğu ceza hukuku düzeninde var olan çıkar çatışmalarını ve dolayısıyla irade uyuşmazlıklarını çözmek üzere usulüne uygun olarak konulmuş ve yürürlükte olan beşeri davranış kuralı olan ceza normunu, salt bu niteliğinden dolayı yani usulüne uygun olarak konulmuş “Kanun” olma niteliğinden dolayı uygulamak zorundadır. Normun adalet duygusunu incittiği durumda bile hâkim kanunu uygulamaktan kaçınamaz zira kanun emreder, tartışmaz. (Lex iubeat, non disputet.)

Adaletsizlik olmasaydı insanlar adaletin ne olduğunu bilemeyeceklerdi düşüncesinden hareketle adaletsizlik olgusu üzerinden tanımlanmaya çalışılan adalet mefhumu ile ilgili olarak hukuk felsefecisi Hans Kelsen, hiçbir sorunun “Adalet nedir?” sorusu kadar tutkulu bir şekilde tartışılmadığını, Eflatun’dan Kant’a kadar en ünlü düşünürlerin yoğun ilgisine konu olmadığını savunmaktadır. Kelsen’e göre “Adalet nedir” sorusu insanın kesin bir yanıt bulamayacağı, ancak onu geliştirebileceği sorulardan biridir. (Hans Kelsen, “Was is Gerechtigkeit” Erste Kapitel von Was ist Gerechtigkeit (Verlag Reclam, 1953, Zweite Neuauflage; çeviren Ali Acar, http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2013-107-1301) Gerçekten neyin âdil olduğunu, neyin âdil olmadığını bilmek gerektiğinde karar, kişilerin değer yargılarının temeli olarak kabul ettiği adalet normlarının seçimine bağlıdır. Dolayısıyla adalet nedir sorusunun cevabının da soruya muhatap olanlar kadar çok ve değişik olacağı bunun ise “total anarşi tehdidi” oluşturacağı kaçınılmazdır. (Kelsen, “La justice et droit naturel”, s.120; nakleden Kemal Gözler, Tabiî Hukuk ve Hukukî Pozitivizme Göre Adalet Kavramı, http://www.anayasa.gen.tr/adalet.htm#_ftnref30).
Adaleti gerçekleştirmenin ön şartının pozitif hukuk kurallarının düzenli şekilde uygulanması olduğu söylenebilir. Pozitif hukukun olmadığı, hukukun uygulanmadığı bir toplum yaşamında adaletle ilgili hiçbir unsurun bulunmadığı açıktır. Çünkü düzenli hukuk uygulamasının olmadığı bir hayatta, ne haktan, ne haklılıktan, ne de eşitlikten söz edilebilir. Şu hâlde hukuk uygulaması adaletin zorunlu şartıdır. Soyut ve genel olarak geçerli bir adalet kavramına ulaşmak yolundaki çabaların olumlu sonuçlar yaratmaktan uzak kaldığı da bir gerçektir. (Adnan Güriz, Adalet Kavramının Belirsizliği, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 2008, s. 31-32.)

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanık … ile mağdur …’nun öğretmen olarak görev yaptıkları, 13 yıldır evli oldukları ve iki çocuklarının bulunduğu, sanığın bazı tutum ve davranışlarını hoş karşılamayan mağdurun, sanığı davranış tarzını değiştirmesi için sık sık uyardığı, ancak aralarındaki uyuşmazlığın giderilememesi üzerine mağdurun sanık aleyhine boşanma davası açtığı, davadan haberdar olan sanığın mağdurla birlikte yaşadığı konuttan ayrılarak annesinin evinde kalmaya başladığı, olay günü küçük çocuklarını sanığa getiren mağdurla sanık arasında boşanma davası nedeniyle tartışma çıktığı, tartışma sırasında sanığın tırnakları ile mağdurun yüzünü çizerek mağduru yaraladığı, olayla ilgili olarak polis merkezinde ifade veren mağdurun sanıktan şikâyetçi olduğu, Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesince mağdur hakkında düzenlenen 27.01.2014 tarihli adli raporda darp nedeniyle başvuran mağdurun yüzünde, her iki yanakta, çok sayıda çizik tarzında tırnak iziyle uyumlu dermabrazyon izlendiği, mevcut yaralanmanın yaşamını tehlikeye sokmadığı, basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğunun belirtildiği olayda; mağdurun olaydan bir gün sonra Kollukta verdiği ifadesinde sanığın kendisine saldırdığı yönündeki beyanı, mağdurun bu iddiasını doğrulayan, mağdurun yüzünde, her iki yanakta, çok sayıda çizik tarzında tırnak iziyle uyumlu dermabrazyon izlendiği yönündeki Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesince düzenlenen 27.01.2014 tarihli adli rapor içeriği, sanığın olay günü mağdurla yaşanan tartışma sırasında mağdurun yüzünü sıkıca tuttuğunu kabul etmesi, mağdurun bu sırada yaralanmış olabileceğine dair savunması bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde, sanığın üzerine atılı kasten yaralama suçunun sübuta erdiği; Yerel Mahkemece mahkûmiyet hükmü kurulması durumunda sanıkla mağdurun evliliklerinin ve aile yapılarının bozulabileceği ihtimalinden hareketle ve açık kanun hükmünü dışlayarak adil olanı saptama iddiasıyla sanığın beraatine karar verilmesinde isabet bulunmadığı kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, sanığın kasten yaralama suçunun sabit olduğu gözetilmeden beraatine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Ankara 38. Asliye Ceza Mahkemesinin 08.12.2015 tarihli ve 749-926 sayılı direnme kararına konu hükmünün, sanığa atılı kasten yaralama suçunun sabit olduğu gözetilmeden sanığın beraatine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 14.05.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi. 

 T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

2001/18-642 E.

2001/662 K.

03.10.2001 T.

  • ANAGAYRİMENKULÜN GENEL GİDERLERİNE KATILMA ( Yeni Malik )
  • KIDEM TAZMİNATI ( Yeni İşverenin Önceki Dönemlerden Sorumlu Olması-Kapıcı Giderleri-Yeni Malik )
  • KAPICI GİDERLERİ ( Yeni Malikin Sorumlu Olup Olmayacağı )
  • YENİ KAT MALİKİN KAPICI GİDERLERİNDEN SORUMLULUĞU ( Borcun Yasal Olarak Ödenmesi Gereken Tarihte Malik Olmanın Yeterli Olması )

İlgili Kanun Maddeleri: 1475/m.14/2 634/m.20/a

ÖZET: Kapıcı giderlerine tüm malikler eşit olarak katılmalıdır. Bu katılım sorumluluğu borcun yasal olarak ödenmesi gereken tarihte malik olan kişiye aittir. 1475 sayılı İş Kanununun 14/2. maddesi gereğince işyerinin devri sebebiyle başka bir işverene geçmesi halinde işçinin kıdemi değişik işverenlerde geçen hizmet sürelerinin toplamı üzerinden hesaplanır. Her ne kadar daha önceki işveren işçiyi çalıştırdığı süre ve devir sırasında işçinin aldığı ücretle sorumlu ise de. son işveren tüm süreden sorumludur, ancak önceki işverenlere sorumlulukları oranında, rücu edebilir.

DAVA: Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Adana 3. Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 30.11.2000 gün ve 1999/2408 E-2000/1173 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 26.3.2001 gün ve 2001/1871-2741 sayılı ilamı ile ( …Kat Mülkiyeti Kanununun 20. maddesi hükmüne göre, kat maliklerinden her biri kapıcı giderlerinden. ( ücret, sigorta primi, kıdem tazminatı vs. ) yönetim planında veya kat malikleri kurulunca verilmiş bir kararda başka türlü bir hüküm bulunmadıkça diğer kat malikleri ile birlikte eşit olarak sorumludur. Bu sorumluluk, borcun yasal olarak ödenmesi gereken tarihte malik olan kişiye aittir.

Somut olayda, apartman kapıcısının görevden ayrılıp kıdem tazminatını hak ettiği tarihte davalı malik olup, yönetime ve sigortaya karşı bu borcun tamamından sorumludur. Hesaplanan kıdem tazminatına esas alınan sürenin bir bölümünün önceki malik dönemine ait olması borcun doğduğu tarihte malik olan davalıyı bu sorumluluktan kurtarmaz. Şartları varsa, ödediği kıdem tazminatının kendisinden önceki malik dönemine isabet eden miktarı için rücu hakkını kullanabilir. Açıklanan nedenlerle, davalının, bağımsız bölümünü satın aldıktan sonra geçen süre ile sınırlı olarak kıdem tazminatının ödenmesinden sorumlu olacağına ilişkin mahkeme kararı doğru bulunmamıştır. Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR

Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemenin davalının bağımsız bölümü satın aldığı tarih ile işçinin emeklilik nedeniyle işyerinden ayrıldığı tarih arasındaki süreye isabet eden kıdem tazminatından sorumlu olacağı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne dair verdiği karar Özel Daire’ce yukarıda belirtilen nedenle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Yönetim planında genel giderlere kat maliklerinin katılımının ne şekilde olacağına ilişkin bir düzenleme bulunmadığından, 2814. Sayılı yasa ile değişik 634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasa’sının. 20/a maddesi gereğince kapıcı giderlerine tüm malikler eşit olarak katılmalıdır. Bu katılım sorumluluğu borcun yasal olarak ödenmesi gereken tarihte malik olan kişiye aittir. Somut olayda, apartman kapıcısının görevden ayrılıp kıdem tazminatını hak ettiği tarihte davalı malik olup, yönetime ve sigortaya karşı bu borcun tamamından sorumludur. Hesaplanan kıdem tazminatına esas alınan sürenin bir bölümünün önceki malik dönemine ait olması, borcun doğduğu tarihte malik olan davalıyı, bu sorumluluktan kurtarmaz. Şartları varsa, ödediği kıdem tazminatının önceki malik dönemine isabet eden miktarı için rücu hakkını kullanabilir.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 19.10.2000 gün 2000/9377 Esas, 2000/14065 K. Sayılı kararında da “1475 sayılı İş Kanununun. 14/2 maddesi gereğince işyerinin devri sebebiyle başka bir işverene geçmesi halinde işçinin kıdeminin değişik işverenlerde geçen hizmet sürelerinin toplamı üzerinden hesaplanacağı. Her ne kadar daha önceki işveren işçiyi çalıştırdığı süre ve devir sırasında işçinin aldığı ücretle sorumlu ise de, son işveren olarak davalının tüm süreden sorumlu olduğu, ancak önceki işverenlere sorumlulukları oranında, rücu edebileceği” açıkça belirtilmiştir. Yukarıda açıklanan nedenlerle mahkemece 1475 sayılı İş Kanunun 14/2 ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun. 20/a maddeleri göz önünde bulundurularak davanın kabulüne karar vermek gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 3.10.2001 gününde oybirliği ile karar verildi.